Yetkili Ama Etkisiz Sendikacılığın ve Değişen Emeklilik Sisteminin Memurda Yarattığı Mağduriyet

Türkiye’de kamu çalışanlarının geleceği, adalet ve eşitlik ilkelerinden uzaklaşan bir emeklilik sistemi ile karşı karşıyadır. Bugün kamuda aynı odada, aynı unvanla, aynı sorumluluk altında yan yana çalışan iki memurun emekli olduklarında alacakları maaşlar arasında adeta bir uçurum bulunmaktadır. Bu adaletsizliğin miladı; 1 Ekim 2008 tarihidir.

Bu tarihten önce göreve başlayanlar ile sonra başlayanlar arasındaki bu devasa fark, sadece sosyal bir adaletsizlik değil, aynı zamanda anayasal hakların ve çalışma barışının açık bir ihlalidir.

1. Hukuki ve Teknik Açıdan Eski ve Yeni Sistem Arasındaki Uçurum

2008 yılından önce ve sonra işe giren memurların emeklilik hakları iki tamamen farklı kanuna tabidir ve adaletsizlik de tam olarak bu yasal zeminlerin farklılığından doğmaktadır:

  • 2008 Öncesi Girişliler (5434 Sayılı Emekli Sandığı Kanunu): Bu sisteme tabi olan memurların emekli aylığı; derece, kademe, ek gösterge, taban aylığı ve kıdem aylığı gibi “gösterge unsurları” üzerinden hesaplanır. Aylık Bağlama Oranı (ABO) ilk 25 yıl için %75, sonraki her yıl için %1 artırılır. En önemlisi, memurun çalışırken aldığı maaş unsurları emekliliğine büyük oranda yansıtılır.
  • 2008 Sonrası Girişliler (5510 Sayılı Kanun / 4/c): Ekim 2008’den sonra işe girenler ise “işçi ve esnaf” mantığıyla kurgulanan bir sisteme dahil edilmiştir. Emekli aylığı, çalışma hayatı boyunca ödenen “Prime Esas Kazanç (PEK)” tutarına göre hesaplanır. En büyük hak kaybı ise Aylık Bağlama Oranında (ABO) yaşanmıştır. Eski sistemdeki yüksek oranlar terk edilmiş, ABO her yıl için %2’ye (25 yıl için %50’ye) sabitlenmiştir.

Hukuki Çelişki: Çalışırken yapılan ek ödemeler, tazminatlar ve seyyanen artışların büyük kısmı prime esas kazanca dahil edilmediği için, 2008 sonrası işe giren bir memurun emekli aylığı hesaplanırken gerçek kazancı yok sayılmaktadır. Bu durum, anayasanın “Ücrette Adalet Sağlanması” (Madde 55) ve “Eşitlik İlkesi” (Madde 10) ile doğrudan çelişmektedir. Aynı devlet çatısı altında, aynı unvanda emek veren iki vatandaştan birine sırf işe giriş tarihi yüzünden neredeyse yarı yarıya düşük emekli maaşı reva görülmesi kabul edilemez.

2. “Tüm Kazanımları Biz Elde Ettik” Diyenlerin Derin Sessizliği

Yıllardır meydanlarda, televizyon ekranlarında ve broşürlerde kamu çalışanlarının tüm haklarını kendilerinin aldığını iddia eden, her toplu sözleşmeyi bir “başarı hikayesi” gibi pazarlayanlar, bugün 2008 sonrası işe giren yüz binlerce memurun geleceği karartılırken derin bir sessizliğe gömülmüşlerdir.

Kazanımlarla övünmek kolaydır; ancak gerçek sendikacılık, memurun geleceğini ipotek altına alan yasal düzenlemeler karşısında dimdik durmayı, masayı gerekirse devirmeyi ve sokakta hakkı aramayı gerektirir. Kamu çalışanları her geçen gün yoksullaşırken, emeklilik hayalleri ellerinden alınırken sus pus yerinde oturanlar, bu mağduriyetin en büyük ortaklarıdır.

3. Asıl Sorumlu Malum Sendikalar Değil, Onları Yetkili Kılan Kamu Çalışanlarıdır

Burada iğneyi kendimize, çuvaldızı başkasına batırmak zorundayız. Aslında mevcut teslimiyetçi, memuru masada bırakan malum sendikaların hiçbir suçu yoktur. Onlar misyonlarını oynamakta, güç sahiplerinin çizdiği sınırların dışına çıkmamaktadır. Asıl suç; bu etkisiz, basiretsiz ve memurun hakkını savunmaktan aciz sendikalara üye olmaya devam eden, onları “yetkili ama etkisiz” konumda tutan kamu çalışanlarının kendisindedir.

Bir sendika, gücünü üye sayısından alır. Eğer siz haklarınızı geriye götüren, emekli maaşınızı kuşa çeviren düzenlemelere ses çıkarmayan bir yapıya aidat ödemeye ve üye kalmaya devam ederseniz, o yapıya “Ben halimden memnunum, haklarımı masada bırakmaya devam edebilirsin” mesajı vermiş olursunuz.

  • Toplu sözleşme masasında memuru enflasyona ezdiren,
  • 2008 sonrası girişlilerin emeklilik hakkı gasp edilirken kafasını kuma gömen,
  • Kariyer basamakları, ek gösterge ve seyyanen zam oyunlarıyla memuru oyalayan yapılara verilen her bir üyelik desteği, gelecekte yaşanacak daha büyük mağduriyetlerin davetiyesidir.

Sonuç: Sil Baştan Bir Reform Kaçınılmazdır

Türkiye’deki emeklilik sistemi, yamalı bohça formundan çıkarılmalı ve “tek tip, adil ve insani” bir anlayışla sil baştan değiştirilmelidir. 2008 öncesi ve sonrası ayrımı derhal ortadan kaldırılmalı, memurun çalışırken aldığı tüm net gelir (seyyanen ödemeler dahil) emekli keseneğine sayılmalıdır.

Ancak bu dönüşüm, masada oturan etkisiz sendikaların lütfuyla değil, kamu çalışanlarının iradesiyle gerçekleşecektir. Memurlar olarak silkelenmek, bizi temsil etmeyen yapılardan desteğimizi çekmek ve hakkımızı hukuki-örgütlü mücadeleyle aramak zorundayız. Aksi takdirde, bugün ses çıkarmayanlar, yarın emekli olduklarında açlık sınırının altında bir yaşamla baş başa kalmaya mahkum olacaklardır.

Devamını Oku...
Bir Çaydanlık Dolusu Umut: Kaynatılan Su Mikroplastiklerden Kurtulabilir mi?

Suyun Sesini Duydum adlı kitabımda da vurguladığım gibi, su hayatın temelidir. Ancak son yıllarda gerçekleştirilen bilimsel çalışmalar, bu vazgeçilmez yaşam kaynağının görünmeyen bir tehdidi de taşıdığını ortaya koymaktadır: mikroplastikler 

Mikroplastikler; plastik şişelerden, poşetlerden, sentetik tekstil ürünlerinden, araç lastiklerinden ve sayısız plastik üründen koparak çevreye yayılan, gözle görülemeyecek kadar küçük plastik parçacıklarıdır. Bugün artık okyanusların en derin noktalarında, dağların zirvelerindeki bulutlarda, insan kanında, anne sütünde ve hatta plasentada bile mikroplastiklere rastlanmaktadır. 

Bilim dünyasında yapılan araştırmalar, insanların her yıl on binlerce mikroplastik parçacığını su ve gıdalar aracılığıyla vücuduna aldığını göstermektedir. Özellikle plastik şişelerde satılan suların da mikroplastik içerebildiği ortaya konulmuştur. Bu durum, içtiğimiz suyun güvenliği konusunda yeni soruları beraberinde getirmektedir. 

Geçtiğimiz yıllarda PET şişeler üzerine yaptığımız çalışmalarda, plastik ambalajlardan çeşitli kimyasalların gıdalara ve içeceklere geçebildiğini göstermiştik. Bugün ise bilim insanları yalnızca kimyasalların değil, doğrudan plastik parçacıklarının da insan vücuduna ulaştığını ortaya koymaktadır. 

Peki çözüm var mı? 

Çin’deki Jinan Üniversitesi ve Guangzhou Tıp Üniversitesi araştırmacılarının ortaklaşa gerçekleştirdiği ve Environmental Science & Technology Letters dergisinde yayımlanan yeni bir çalışma umut verici sonuçlar ortaya koydu. Araştırmacılar, musluk suyunu 5 dakika kaynatıp 10 dakika soğuttuktan sonra süzmenin, sudaki nano ve mikroplastiklerin önemli bir kısmını uzaklaştırabildiğini belirledi.  

Bu durumun arkasındaki mekanizma oldukça ilginçtir. 

Sert sularda,  yani litre başına 120 mg ve üzerinde kalsiyum karbonat içeren sularda, bulunan kalsiyum ve magnezyum mineralleri, kaynatma sırasında kalsiyum karbonat adı verilen katı bir yapı oluşturur. Evlerimizde çaydanlıkların veya su ısıtıcılarının içinde zamanla oluşan beyaz tabaka aslında bu kalsiyum karbonattır. Araştırmacılar, yükselen sıcaklığın kalsiyum karbonat çekirdeklenmesini mikroplastikler üzerinde hızlandırdığını ve bu parçacıkların kalsiyum karbonat birikintileri içinde kapsüllenerek çökeldiğini tespit etmiştir. Daha sonra su basit bir kahve filtresinden geçirildiğinde bu parçacıkların önemli bölümü ortamdan uzaklaştırılabilmektedir.  

Araştırmanın sonuçlarına göre sert sularda mikroplastiklerin %84 ila %90’ı uzaklaştırılabilmektedir; bu oran suyun sertlik derecesiyle doğru orantılı olarak artmaktadır. Litre başına 60 mg’dan az kalsiyum karbonat içeren çok yumuşak sularda ise bu oran yaklaşık %25 düzeyinde kalmaktadır. Bu nedenle yöntemin etkinliği, suyun mineral içeriğine bağlı olarak önemli ölçüde değişmektedir.  

Elbette bu yöntem bütün sorunu çözmüyor. Mikroplastikler yalnızca içme suyundan değil; soluduğumuz havadan, tükettiğimiz gıdalardan ve kullandığımız günlük ürünlerden de vücudumuza girmektedir. Ancak kaynatma yöntemi, özellikle gelişmekte olan ülkelerde düşük maliyetli ve kolay uygulanabilir bir önlem olarak dikkat çekmektedir. 

Mikroplastiklerin insan sağlığı üzerindeki etkileri konusunda araştırmalar sürmekte olup bilim insanları henüz kesin bir uzlaşıya ulaşamamıştır. Bazı çalışmalar mikroplastiklerin hücre zarlarına zarar verebileceğini ve hücre ölümüne (apoptoz) yol açabileceğini öne sürerken, diğer araştırmacılar mevcut kanıtların yeterliliğini sorgulamaktadır. Bağışıklık sistemi, hormonal denge, bağırsak florası ve sinir sistemi üzerindeki olası etkiler ise araştırmacıların gündemdeki öncelikli konuları arasında yer almaktadır.  

Peki bireysel olarak neler yapabiliriz? 

  • Mümkün olduğunca tek kullanımlık plastiklerden uzak durmalıyız. 
  • Plastik şişelerde uzun süre beklemiş suları tüketmemeliyiz. 
  • Sıcak yiyecek ve içecekleri plastik kaplarda muhafaza etmemeliyiz. 
  • Cam ve paslanmaz çelik ürünleri tercih etmeliyiz. 
  • Musluk suyunu uygun koşullarda kaynatıp süzerek tüketmeyi değerlendirebiliriz. 

Bazen büyük sorunlara karşı çözümler oldukça basit olabilir. Belki de her gün demlediğimiz bir bardak çayın arkasında, sağlığımızı koruyacak önemli bir bilimsel yöntem gizlidir. 

Unutmayalım; su yaşamdır. Ancak temiz ve güvenli su, sağlıklı bir yaşamın vazgeçilmez şartıdır. Mikroplastiklerin giderek arttığı günümüzde, bilimsel gelişmeleri takip etmek ve günlük hayatımıza uyarlamak geleceğimiz için önemli bir sorumluluktur. 

Kaynak 

  • Yu Z, Wang JJ, Liu LY, Li Z, Zeng EY. “Drinking Boiled Tap Water Reduces Human Intake of Nanoplastics and Microplastics.” Environmental Science & Technology Letters, 2024; 11(3): 273–279. https://doi.org/10.1021/acs.estlett.4c00081 

Devamını Oku...
Diyanet’te Şube Müdürlüğü Sınırı: Tehdit mi, Rehber mi?

Diyanet İşleri Başkanlığı, Anadolu’nun en ücra köşesinden metropollere kadar çok geniş bir coğrafyada, toplumun manevi hayatına rehberlik eden devasa bir teşkilattır. Bu teşkilatın omurgasını ise şüphesiz camilerde, Kur’an kurslarında gece gündüz demeden görev yapan fedakar din görevlilerimiz oluşturmaktadır. Ancak sahada işlerin kusursuz yürümesi, sadece din görevlilerimizin gayretine değil, taşra teşkilatındaki idari mekanizmanın adaletine de bağlıdır.

Bugün gelinen noktada, taşra teşkilatının en kritik yönetim kademelerinden biri olan ilçe müftüleri ve şube müdürlerinin görev ve sorumluluk tanımlarının net bir şekilde yapılması, artık ertelenemez bir zorunluluk haline gelmiştir.

İki Farklı Şube Müdürü Portresi

Sahanın nabzını tuttuğumuzda karşımıza maalesef iki taban tabana zıt şube müdürü profili çıkıyor:

  • Mihrabın ve Minberin Destekçileri: Bir tarafta görevini bir hizmet yarışı olarak gören, din görevlisinin derdiyle dertlenen, mevzuatı zorlaştırmak için değil kolaylaştırmak için esneten, personele her konuda kol kanat geren şube müdürlerimiz var. Onlar, idareci olmanın “hakim olmak” değil, “hadim (hizmetkar) olmak” anlamına geldiğinin bilincindeler.
  • Mevzuatı Silah Olarak Kullananlar: Diğer tarafta ise adeta kendisini din görevlilerine zorluk çıkarmaya, tabiri caizse “zulmetmeye” adamış bir azınlık yer alıyor. Bürokratik gücü bir ego tatmini vasıtası olarak gören, din görevlisinin moral ve motivasyonunu sıfırlayan bu anlayış, sadece personele değil, Diyanet’in kurumsal itibarına da zarar vermektedir.

Aynı unvana, aynı yetkilere sahip iki memurun yönettiği ilçelerde personelin huzuru arasında dağlar kadar fark varsa, burada kişisel inisiyatiflerin ötesinde yasal bir boşluk var demektir. İdarecinin keyfi tutumu, din görevlisinin kaderi olamaz.

Çözüm: İvedilikle Net Görev Tanımı

Bir şube müdürünün yetkisi nerede başlar, nerede biter? Müftünün koordinasyon yetkisi ile şube müdürünün idari sınırları nasıl ayrışır? Bu soruların cevabı yoruma açık bırakılmamalıdır. Diyanet İşleri Başkanlığımızın, taşradaki bu yetki karmaşasını ve keyfi uygulamaları sonlandıracak adımları ivedilikle atacağına olan inancımız tamdır.

Mevzuatta yapılacak net bir görev ve sorumluluk tanımı; hem işini hakkıyla yapan idarecilerimizi koruyacak hem de yetkisini aşarak personele mobbing uygulayanların önünü kesecektir.

Tekbir-Sen Olarak Sözümüzdür

Bizler Tekbir-Sen olarak, Diyanet çalışanlarımızın sahada yaşadığı sorunları, uğradıkları haksızlıkları ve idari baskıları gayet iyi biliyoruz. Sendikacılığı sadece koltuk icraatı olarak görmüyor; personelin huzurunun, din hizmetinin kalitesini doğrudan etkilediğine inanıyoruz.

Diyanet personelinin hakkını, hukukunu ve çalışma barışını korumak adına dün olduğu gibi bugün de sesimizi yükseltmeye, çözüm yolları üretmeye ve bu uğurda cesur adımlar atmaya kararlılıkla devam edeceğiz. Müftülükler ceza kesme merci değil, rehberlik ve koordinasyon merkezleri olmalıdır.

Unutulmamalıdır ki; mihraptaki imamın, kürsüdeki vaizin, sınıftaki Kur’an kursu öğreticisinin huzurlu olmadığı bir sistemde, topluma verimli bir din hizmeti sunulamaz. İdari reform, tam da bu huzuru tesis etmek için bugün elzemdir.

Devamını Oku...
Makamlar Ego Tatmin Yeri Değil, Millete Hizmet Kapısıdır!

“Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.”

İslam dininin yönetim, iletişim ve insan ilişkilerindeki temel vizyonunu çizen bu kutlu hadis-i şerif, ne yazık ki bugün bizzat bu dini tebliğ etmek ve yaşatmakla mükellef kurumların bazı kademelerinde unutulmaya yüz tutmuştur. Din görevlilerimizin mihrapta, kürsüde, minberde gece gündüz demeden yürüttüğü ulvi görev, maalesef bazı il/ilçe müftüleri ve şube müdürlerinin mevzuatı aşan şahsi engellemeleriyle sekteye uğratılmaktadır.

Geçtiğimiz günlerde Tekbir-Sen olarak şahit olduğumuz ve bizzat bir din görevlimizin Kurban Bayramı idari izni esnasında yaşadığı mobbing vari tutum, bardağı taşıran son damla olmuştur. Bir şube müdürünün, personeline kanuni hakkı olan idari izni kullandırtmamak adına “Cuma namazında caminde ol, bayramın birinci günü izin kullanamazsın” gibi hiçbir hukuki dayanağı olmayan, tamamen keyfi ve kanun dışı söylemlerde bulunması kabul edilemez.

Açıkça sormak istiyoruz: Müftülükler, bazı yöneticilerin egolarını tatmin etme ve memurlar üzerinde tahakküm kurma makamları mıdır?

İzin Hakları Amirlerin Tekelinde Değildir, Kanuni Temirlerdir!

Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletidir ve hiçbir amir, maiyetindeki personelin kanuni haklarını kendi rızasına veya keyfine bağlayamaz.

  • 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 10. Maddesi açıkça der ki: “Amir, maiyetindeki memurlara hakkaniyet ve eşitlik içinde davranır. Amirlik yetkisini kanun, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ve yönetmeliklerde belirtilen esaslar içinde kullanır.”
  • Yine aynı kanunun Yıllık ve Mazeret İzinleri başlığı altındaki maddeler ve Cumhurbaşkanlığı tarafından yayımlanan İdari İzin Genelgeleri, tüm devlet memurlarını kapsadığı gibi din görevlilerimizi de kapsar. İdari izin, devletin en üst kademesi tarafından verilen toplu bir haktır; taşradaki bir şube müdürünün bu hakkı tırpanlama yetkisi yoktur.

Din görevlisi izne çıkacağı zaman önüne sürülen “Cumayı kim kıldıracak?”, “Yerine adam buldun mu?” soruları, kurumsal bir yönetim acziyetinin itirafıdır. Diyanet İşleri Başkanlığı Taşra Teşkilatı Görev Yönetmeliği uyarınca, personelin izinli veya raporlu olduğu dönemlerde camilerdeki ibadet hizmetlerinin aksamaması için gerekli planlamayı ve görevlendirmeyi yapmak din görevlisinin değil, müftülüğün ve o şube müdürünün asli görevidir. Memura kendi hakkını kullanabilmesi için şart koşmak, görevi ihmal etmektir.

Hukuksuzluğa Karşı Kaymakamlık, DİB ve Cumhurbaşkanlığı Nezdinde Mücadele

Nitekim bu haksızlığa karşı sessiz kalmayarak İlçe Kaymakamlığına müracaat edilmesi ve sonrasındaki mutat toplantıda ilçe müftüsünün “Müftülük olarak planlama yapacağız, dileyen idari iznini kullanabilir” şeklindeki sağduyulu açıklaması, yapılan hatadan dönülmesi adına olumludur. Ancak bu durum, taşrada yaşanan yapısal ve zihniyet kaynaklı problemleri tamamen ortadan kaldırmamaktadır.

Tekbir-Sen olarak, din görevlilerimizi köle, kendilerini ise buyrukçu ilan eden bu zihniyete karşı sesimizi en gür şekilde çıkarmaya devam edeceğiz. Bu doğrultuda;

  1. Söz konusu şube müdürünün mevzuat dışı ve keyfi tutumu hakkında Diyanet İşleri Başkanlığımıza resmi şikayette bulunulmuştur.
  2. İzinler konusunda din görevlilerine zorluk çıkaran, kurum aidiyetini zedeleyen tüm müftülükler ve idareciler hakkında Cumhurbaşkanlığı (CİMER) düzeyinde gerekli yasal girişimler başlatılmıştır.

Din Görevlileri Asla Yalnız Değildir!

Diyanet İşleri Başkanlığımızın, taşra teşkilatlarında kronikleşmeye başlayan bu “izin krizi” ve “amir baskısı” hususunda ivedi bir şekilde müftülükleri uyaran net bir genelge yayımlamasını talep ediyoruz.

Kimse din görevlilerimizin sahipsiz olduğunu sanmasın. Birileri koltuklarından güç alıp ego tatmin etsin diye bizlerden susmamızı, haklarımızın çiğnenmesine göz yummamızı beklemesin. Tekbir-Sen olarak gönülleri fethede fethede, sorunların çözümü konusunda da cesur adımlar ata ata büyümeye; diyanet ve vakıf çalışanlarımızın haklı ve cesur sesi olmaya kararlılıkla devam edeceğiz!

Unutulmasın ki; adaletle hükmetmeyen makamlar, oturanların omuzlarında birer vebal yüküdür.

Devamını Oku...
Mağaranın Sessizliğinde Olgunlaşan Lezzet: Divle Obruk Peyniri ve Anadolu’nun Yaşayan Mirası

Mağaranın Sessizliğinde Olgunlaşan Lezzet: Divle Obruk Peyniri ve Anadolu’nun Yaşayan Mirası

Konya Ereğli’de gerçekleştirilen “Tarım ve Gıda Güvenliğinde Sürdürülebilirlik” panelinin ardından, Anadolu’nun en özel gastronomi miraslarından biri olan Divle Obruk Peyniri’nin üretildiği mağarayı ziyaret etme fırsatı bulduk. 

Bilimsel sunumlarla başlayan programımız, adeta doğanın kendi laboratuvarında devam etti… 

Karaman’ın Ayrancı ilçesine yaklaşık 16 kilometre uzaklıktaki Divle köyünde bulunan ve halk arasında “obruk” olarak bilinen bu doğal mağara, yalnızca bir peynir depolama alanı değil; aynı zamanda yüzyıllardır yaşayan doğal bir fermantasyon merkezi niteliğinde. 
Allah’ın bir mucizesine daha şahit oluyordum. 

Eşsiz doğal güzellikleri temaşa ederek bol bol fotoğraf çektik. Yerden yaklaşık 36 metre aşağıda bulunan ve yaklaşık 250 metre uzunluğa sahip mağaraya ikişer kişilik asansörle indik. Mağaranın kendine özgü kokusu ve yer altındaki karanlık atmosferi insanı adeta bambaşka bir âleme götürüyor. 

Gerçekten görmek ve koklamak lazım… 

Köy muhtarımızın verdiği bilgilere göre mağara, yıl boyunca ortalama 4 derece sıcaklığını koruyarak peynirin olgunlaşması için eşsiz bir doğal ortam oluşturuyor. 

Bilgileri büyük bir dikkatle dinlemeye devam ediyorum. 

Divle Obruk Peyniri; %80 koyun, %10 keçi ve %10 inek sütünden elde edilen özel karışımın geleneksel yöntemlerle hazırlanmasıyla üretiliyor. Peynirler keçi ve kuzu derilerine basıldıktan sonra mağaraya indiriliyor ve burada yaklaşık 5-6 ay boyunca doğal fermantasyona bırakılıyor. 

İlk zamanlarda beyaz görünümde olan tulumların yüzeyi zamanla maviye, ardından tamamen kırmızı bir renge dönüşüyor. Bu kırmızı renk ise peynirin olgunlaştığının en önemli göstergesi olarak kabul ediliyor. 

Bu eşsiz dönüşümün ardındaki en önemli unsur ise ulusal ve uluslararası yayınlara konu olmuş mağaranın doğal mikroflorası… 

Mağara duvarlarında bulunan özel bakteriler ve Penicillium türü küf mantarları, peynire kendine has aroma, renk ve lezzet kazandırıyor. Bu nedenle Divle Obruk Peyniri, halk arasında zaman zaman “Türk Rokforu” olarak da anılıyor. 

Aslında burada doğanın kendi biyoteknolojisini görmek mümkün. 

İnsan müdahalesi olmadan, yalnızca mağaranın doğal ekosistemiyle gerçekleşen bu olgunlaşma süreci; geleneksel bilginin ve mikrobiyal çeşitliliğin ne kadar değerli olduğunu bir kez daha gösteriyor. 

Bölgedeki üretimin yalnızca ekonomik değil; kültürel, biyolojik ve gastronomik açıdan da büyük önem taşıdığı görülüyor. Ürünün ulusal ve uluslararası düzeyde daha güçlü tanıtılmasıyla birlikte bölge ekonomisinin çok daha fazla güçleneceği de açıkça görülüyor. 

Panelde dijital tarım, sürdürülebilir üretim ve gıda güvenliği üzerine yaptığımız değerlendirmelerin ardından Divle Obruk Mağarası’nı görmek, teorik bilgilerin sahadaki gerçek karşılığını hissetmek açısından oldukça anlamlıydı. Çünkü sürdürülebilirlik yalnızca teknolojiyle değil; aynı zamanda yerel bilgiye, biyolojik çeşitliliğe ve geleneksel üretim kültürüne sahip çıkmakla mümkün olabilir. 

Tabii ki orada tattığım yoğurdun lezzetini de hayatım boyunca unutamayacağım. 

Anadolu’nun derinliklerinde sessizce olgunlaşan bu peynir, aslında bizlere çok önemli bir gerçeği anlatıyor: 

Geçmişten geleceğe uzanan güçlü üretim mirasımız; hem sağlığımızı koruyor hem de eşsiz lezzetleri yaşatmaya devam ediyor. 

Bu anlamlı ziyareti gerçekleştirmemize vesile olan organizasyon ekibine tekrar teşekkür ediyorum. 

Devamını Oku...
Suçun Adresi: Başta Medya, Sonra Hepimiz 

Son günlerde yine akıl almaz olaylara tanıklık ediyoruz. 
Bir insanın, hatta bir öğrencinin asla yapamayacağını düşündüğümüz davranışlar sıradanlaşmaya başladı. 
İçimiz yanıyor… 

Ama hep aynı şeyi yapıyoruz: 
Suçu başkalarında arıyoruz. 

Kimi siyasetçileri suçluyor, 
kimi eğitim sistemini, 
kimi medyayı, 
kimi aileleri, 
kimi de dijital dünyanın görünmez kurgulayıcılarını… 

Liste uzayıp gidiyor. 

Peki ya biz? 
Kendimizi düzeltmek için ne yapıyoruz? 

Oysa aynı gemideyiz. 
Ve farkında olmadan birlikte batıyoruz. 

Bugün okuduğum bir akademik çalışma, bu gidişatı çarpıcı biçimde ortaya koyuyor. 
PLOS ONE dergisinde yayımlanan ve Sherry Towers ve arkadaşlarının yürüttüğü araştırma, kitlesel şiddetin “bulaşıcı” olduğunu matematiksel modellerle gösteriyor. 

1998–2013 yılları arasındaki okul saldırıları ve kitlesel cinayet verileri incelenmiş. 
Sonuçlar ürkütücü: 

Bir saldırının ardından, benzer bir olayın gerçekleşme ihtimali yaklaşık 13 gün boyunca artıyor. 

Her kitlesel cinayet, ortalama 0,30 yeni olayı tetikliyor. 
Her okul saldırısı ise yaklaşık 0,22 yeni vakaya zemin hazırlıyor. 

Bu ne demek? 
Şiddet, tıpkı bir virüs gibi yayılıyor. 

Üstelik bu yayılımın en önemli taşıyıcısı, çoğu zaman farkında ya da olmadan, medya oluyor. 

Araştırma şunu açıkça gösteriyor: 
Daha az kişinin etkilendiği ve medyada geniş yer bulmayan olaylarda bu “bulaşma etkisi” görülmüyor. 

Yani… 
Saldırganı öne çıkaran, 
olayı dramatize eden, 
detaylarıyla servis edilen her haber, 
yeni bir felaketin tohumlarını atabiliyor. 

Bir diğer kritik gerçek ise silaha erişim. 
Veriler, silaha ulaşmanın kolay olduğu yerlerde bu şiddet dalgasının çok daha hızlı yayıldığını ortaya koyuyor. 

Sıkça dile getirilen “ruh sağlığı” tartışmaları ise çoğu zaman meselenin özünü gölgede bırakıyor. 
Bilimsel veriler, asıl belirleyici faktörlerin erişilebilirlik ve iletişim dili olduğunu söylüyor. 

Artık bu olayları “münferit sapkınlıklar” olarak değerlendirme lüksümüz yok. 

Karşımızda, matematiksel olarak modellenebilen, zamansal kümelenmeleri olan bir şiddet salgını var. 

Eğer medya dilini değiştirmezsek, 
eğer şiddeti görünür kılarken sorumluluk almazsak, 
eğer birey olarak kendimizi sorgulamazsak… 

Bu 13 günlük karanlık döngüler tekrar etmeye devam edecek. 

Ve biz, sadece izleyen değil, 
bu döngünün bir parçası olmaya devam edeceğiz. 

Acılarımız artarak devam edecek… 

Kaynak: PLOS ONE | DOI:10.1371/journal.pone.0117259 July 2, 2015 

Devamını Oku...
Taşranın Sessiz Çığlığı: Din Görevlisi mi, Dernek Tahsildarı mı?

Taşranın Sessiz Çığlığı: Din Görevlisi mi, Dernek Tahsildarı mı?

Türkiye’nin en ücra köylerinden şehir merkezlerine kadar, toplumsal dokunun manevi mimarları olan din görevlileri, bugün ne yazık ki sadece “maneviyat” ile açıklanamayacak kadar ağır yapısal ve ekonomik sorunların pençesinde kıvranmaktadır. Kanunla çerçevesi çizilmiş birer devlet memuru olmalarına rağmen, taşrada görev yapan hocalarımız; dernek tahakkümü, ekonomik dar boğaz ve liyakatten uzak idari baskılar arasında adeta bir “varoluş mücadelesi” vermektedir.

Cami Dernekleri: Yardımcı mı, “Paralel” Amir mi?

Cami giderlerinin (aydınlatma dışındaki ısınma, soğutma, bakım-onarım vb.) merkezi bütçeden karşılanmaması, din görevlilerimizi cami derneklerinin eline mahkum eden temel yaradır. 633 sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun, din hizmetlerini bir kamu hizmeti olarak tanımlar. Ancak pratik uygulama, bu kamu hizmetinin finansmanını yerel derneklere bırakmaktadır.

Bu durum, hukuk devletinde kabul edilemez bir “hiyerarşi sapmasına” yol açmaktadır:

  • Yetki Gaspı: Cami müştemilatının anahtarını elinde tutan veya faturayı ödeyen dernek yöneticileri, kendilerini din görevlisinin mülki amiri (müftü veya kaymakam) yerine koymaktadır.
  • Hukuki Çelişki: Bir devlet memurunun görevini ifa ederken sivil bir derneğin “lütfuna” muhtaç bırakılması, Anayasa’nın “Hukuk Devleti” ilkesiyle ve devletin saygınlığıyla bağdaşmaz.

Enflasyon Kıskacı ve “Vekil/Fahri” Mağduriyeti

Yükselen enflasyon, tüm sabit gelirlileri vurduğu gibi din görevlilerinin de alım gücünü eritmiştir. Ancak tablonun en karanlık yüzü vekil ve fahri statüsünde çalışan hocalarımızdır.

Asgari ücretin dahi altında bir bedelle, sosyal güvenceden yoksun veya eksik primle çalıştırılan bu hocalarımız, “eşit işe eşit ücret” ilkesinin açık bir ihlalidir. Anayasa’nın 55. maddesi, “Devlet, çalışanların yaptıkları işe uygun adaletli bir ücret elde etmeleri ve diğer sosyal yardımlardan yararlanmaları için gerekli tedbirleri alır” der. Mevcut tablo, bu anayasal hükmün taşrada askıya alındığının resmidir.


Müftülük Makamı: Kanunların Üstünde Bir Ada mı?

Belki de en yaralayıcı olanı, bazı il ve ilçe müftülerinin yönetim anlayışıdır. İdare hukuku, “idarenin kanuniliği” ilkesi üzerine kuruludur. Hiçbir amir, maiyetindeki memura kanun ve yönetmeliklerin dışında, şahsi kapris veya “ben yaptım oldu” mantığıyla muamele edemez.

Din görevlilerini yok sayan, kapısını onlara kapatan veya mevzuatı kendine göre yorumlayarak baskı kuran bir anlayış, sadece personelin motivasyonunu bozmakla kalmaz; aynı zamanda Türk Ceza Kanunu kapsamında “Görevi Kötüye Kullanma” ve “Mobbing” (Bezdiri) suçlarının sınırlarına girer. Müftülük makamı, tahakküm değil, rehberlik ve adalet makamı olmalıdır.

Sonuç ve Çözüm Çağrısı

Din görevlisi, cemaatin önünde namaz kıldıran bir figürden ibaret değildir; devletin taşradaki en uçtaki temsilcisidir. Bu temsil yetkisinin zedelenmemesi için:

  1. Merkezi Bütçe: Cami giderleri tamamen genel bütçeden karşılanmalı, din görevlisi “para toplayan” veya “derneğe hesap veren” konumundan kurtarılmalıdır.
  2. Kadro ve Güvence: Vekil ve fahri ayrımı kaldırılarak, tüm din görevlileri insan onuruna yakışır bir ücret ve kadro güvencesine kavuşturulmalıdır.
  3. Denetim ve Liyakat: Müftülüklerin idari işlemleri, kanunilik ve etik ilkeler çerçevesinde sıkı denetime tabi tutulmalıdır.

Unutulmamalıdır ki; mihrabı dernek odasına, minberi ekonomik kaygıya hapseden bir sistemin manevi bir ihyadan bahsetmesi mümkün değildir. Adalet, önce caminin içindeki omuz omuza saf tutanların hukukunu korumakla başlar.

Devamını Oku...
Sarı Kantaron: Gelenekten Bilime Uzanan Şifa Bitkisi 

Sarı Kantaron: Gelenekten Bilime Uzanan Şifa Bitkisi 

Editörlüğünü yaptığım “Sağlık Bilimleri Açısından Sarı Kantaron” kitabı, yaklaşık bir yıllık yoğun bir akademik emeğin ve disiplinler arası bilimsel iş birliğinin sonucunda ortaya çıkmış kapsamlı bir çalışmamızdır. Bu eserle temel amacımız; halk arasında yaygın olarak kullanılan sarı kantaron bitkisini bilimsel veriler ışığında yeniden değerlendirmek ve doğru kullanımına rehberlik etmektir. 

Anadolu’nun sarı çiçekleri arasında mütevazı bir yere sahip olan sarı kantaron, aslında yüzyıllardır insan sağlığına dokunan güçlü bir bitkidir. Halk arasında “kılıç otu” ya da “binbirdelik otu” olarak bilinen bu bitki, geçmişte daha çok deneyimle kullanılırken bugün artık bilimsel verilerle değerlendirilmektedir. 

Kitabımızda da vurguladığımız gibi, bu bitkiyi doğru anlamanın yolu onu hem geleneksel hem de modern bilim perspektifiyle ele almaktan geçmektedir. 

Depresyon ve Ruh Sağlığı Üzerine Etkileri 

Kitabımızda detaylı olarak ele aldığımız en önemli kullanım alanlarından biri, sarı kantaronun hafif ve orta şiddette depresyon üzerindeki etkisidir. Bitkinin içerdiği hiperisin ve hiperforin gibi bileşenlerin, beyinde serotonin, dopamin ve noradrenalin gibi nörotransmitterler üzerinde düzenleyici etkiler gösterdiği bilinmektedir. 

Bu nedenle sarı kantaron, özellikle duygudurum bozukluklarına bağlı gelişen huzursuzluk, kaygı ve uyku problemlerinde destekleyici bir rol oynayabilmektedir. Ancak burada altını çizdiğimiz önemli bir nokta şudur: Bu bitki bir “uyku ilacı” değildir; uykuya etkisi dolaylıdır ve duygu durumun dengelenmesi üzerinden gerçekleşir. 

Yara ve Yanık Tedavisinde Geleneksel Güç 

Anadolu’da yaz aylarında hazırlanan kırmızı kantaron yağı, aslında halk hekimliğinin en bilinen uygulamalarından biridir. Kitabımızda da belirttiğimiz üzere, bu yağın yara iyileşmesini destekleyici, antiinflamatuar ve antimikrobiyal özellikleri bilimsel çalışmalarla da desteklenmektedir. 

Özellikle yüzeysel yanıklar, küçük kesiler ve cilt lezyonlarında topikal olarak kullanımı yaygındır. Ancak burada da doğru kullanım ve hijyen koşulları büyük önem taşır. 

Sindirim Sistemi Üzerindeki Etkiler 

Sarı kantaronun mide ve bağırsak sistemi üzerindeki etkileri de dikkat çekicidir. Deneysel çalışmalarda mide mukozasını koruyucu etkiler gösterdiği belirtilmiştir. Ancak kitabımızda özellikle vurguladığımız gibi, bu durum sarı kantaronun “ülser tedavisi” olduğu anlamına gelmez. 

Destekleyici olabilir, ancak klinik tedavinin yerine geçmez. Bu ayrımın doğru yapılması, halk sağlığı açısından son derece önemlidir. 

Antiinflamatuar ve Antioksidan Etkiler 

Sarı kantaron, içerdiği fenolik bileşikler sayesinde güçlü bir antioksidan kapasiteye sahiptir. Bu özelliği ile hücresel hasarın azaltılmasına katkı sağlayabilir. Aynı zamanda inflamasyonun baskılanmasına yardımcı olabilecek etkiler de göstermektedir. 

Bu yönüyle bitki, yalnızca belirli hastalıklar için değil, genel sağlık destekleyici bir ajan olarak da değerlendirilmektedir. 

En Kritik Nokta: Güvenli Kullanım 

Kitabımızda özellikle altını çizdiğimiz en önemli konu ise güvenliktir. 

Sarı kantaron: 

  • Bazı ilaçların etkisini azaltabilir 
  • Özellikle doğum kontrol haplarıyla etkileşebilir 
  • Antidepresanlarla birlikte kullanıldığında risk oluşturabilir 

Bu nedenle “bitkisel olduğu için zararsızdır” yaklaşımı kesinlikle doğru değildir. 

Sonuç: Bilinçli Kullanım Şart 

Sarı kantaron ne mucize bir bitkidir ne de tamamen etkisizdir. Doğru kullanıldığında fayda sağlayabilir; yanlış kullanıldığında ise ciddi sorunlara yol açabilir. 

Bizler “Sağlık Bilimleri Açısından Sarı Kantaron” kitabını hazırlarken tam da bu dengeyi kurmayı amaçladık: 
Abartıdan uzak, bilimsel, güvenilir ve yol gösterici bir kaynak ortaya koymak. 

Unutulmamalıdır ki; bitkiler doğanın sunduğu güçlü araçlardır. 
Ama bu gücü doğru kullanmak, bilgiyle mümkündür. 

Devamını Oku...
Biz Bayramları Böyle Yaşardık

Biz Bayramları Böyle Yaşardık

Hani derler ya, “çocukluğuma iniyorum” diye… 
Ben de bu bayram çocukluğuma indim işte. 

Rahmetli babamla bayram alışverişine giderdik; ellerimizde fileler olurdu. Bazen de alışveriş yaptığımız yerden karton kutular alır, içine doldurduğumuz ürünleri el arabasıyla eve taşırdık. O günkü heyecanı, bu satırları yazarken yeniden yaşıyorum sanki. 

Kolonya doldurmak bile ayrı bir keyifti. Cam şişelerimizi götürür, bakkal amcamızdan limon ya da tütün kolonyası doldurturduk. Hem ucuzdu hem de çevreyi kirletmezdik. Yeni atık malzemeler çıkarmazdık. 

Aldığımız şekerlerin tadı bambaşkaydı. Bugünkü gibi çeşit çeşit şeker yoktu ama hepsi kaliteliydi. Kimyasallarla dolu ürünler yoktu. Çikolata ise her eve nasip olmazdı. Ama bizim cıncık şekerlerimiz bize yetmez miydi zaten? 

Yılda iki kez bayramlık elbise alınırdı. O iki takım, özel günler için bir yıl boyunca yeterdi. Özenle saklardık. Kıymetini bilirdik. Yıpratırsak yenisini alamayacağımızı bildiğimiz için mecburen de dikkat ederdik. 

Bayram namazına kadar yeni elbiselerimiz ya da ayakkabılarımız başucumuzda dururdu. Sanki biri alacakmış gibi… O duyguyu hâlâ tam tarif edemiyorum. 

Bayram sabahına saatler kala annemin “Hadi, namaza!” diye uyandırması hâlâ kulaklarımda. “Anne, daha bir saat var,” desem de, “Oğlum kalk, ne kadar erken giderseniz o kadar sevaptır,” derdi. Biz de hemen kalkar, abdest alır, babamızla cami yoluna düşerdik. Hem eğlenceli hem de huzur dolu anlardı. 

Arefe günü tepsi tepsi baklavalarımızı fırına götürür, sıraya girerdik. Evet, biraz zahmetliydi ama o anları bile özlüyorum. Mahallenin çocuklarıyla sohbet etmek, fırından çıkan sıcak ekmek kokusuna karışan baklava kokusunu içimize çekmek… Hepsi ayrı bir hatıra. 

Dönüş yolu daha zordu. Sıcak tepsileri başımızın üzerinde, altına karton koyarak dökmeden eve götürmeye çalışırdık. Ama o bile neşeyle yaptığımız bir işti. 

Belki şimdi bu satırları okuyanlar “Ne zahmetli günlermiş” diye düşünebilir. Bir telefonla baklavanın kapıya geldiği bir zamandayız. Ama yaşamayan bilmez… 

Bayramlaşma camide başlardı. İmamla bayramlaşır, sonra sıraya girer, tüm mahalleyle tek tek bayramlaşırdık. Bu güzel gelenek bazı camilerde hâlâ devam ediyor. 

Sonra tüm kardeşler, torunlar dedemin evinde toplanırdık. Camiden eve girer girmez annemizin elini öper, ardından dedemin bahçeli evinde soluğu alırdık. Sıraya girer, dedemizin elini öperdik. İlk bayram harçlığı ondan gelirdi. O paralar ne bereketliydi… Saklardık, sanki bir yıl yeterdi. 

Tüm büyüklerimizin ellerini öper, hayır dualarını alırdık. Asıl sosyalleşme buydu belki de. 

İlk gün yediğimiz şekerin, baklavanın, su böreğinin haddi hesabı yoktu. Şeker komasına girenler bile olurdu. Hâlâ gülüyorum… 

Ama size bir sır vereyim mi? Harçlık veren akrabaların ellerini önce öpmeye giderdik. Eminim bu gelenek çocuklarımızda hâlâ devam ediyordur. 

Televizyon merakımız yoktu. Zaten bilgisayar diye bir şey de yoktu. Oyunlarımız sokaktaydı. Çekerek Caddesi bizim oyun alanımızdı. Arabaların geçmemesi için dua ederdik. Zaten nadiren araba geçerdi. Top oynarken araba gelince herkes durur, geçince oyuna devam ederdik. Düşünsenize, taşlar bizim kalemizdi. 

Ben çok şanslı bir çocukluk yaşadım. Dolu dolu bir hayatım oldu. Kimi “yokluk”, kimi “zahmet” diyebilir… Ama ben o günleri özlüyorum. Baba ocağımı özlüyorum. İyi ki yaşadım diyorum. 

Şimdi bizlere düşen görev, o bayram duygusunu çocuklarımıza ve torunlarımıza yaşatmak. O manevi iklimi onlara hissettirmek. 

Yoksa zaman sadece bizi değil, gelenek ve göreneklerimizi de alıp götürüyor… 

Haksız mıyım? 

Devamını Oku...
ADALETİN MÜHRÜNÜ KİMLER, NİÇİN KARARTIYOR?

ADALETİN MÜHRÜNÜ KİMLER, NİÇİN KARARTIYOR?

Bir kurumun saygınlığı, o kurumun binalarıyla değil, içinde görev yapanların adalet terazisiyle ölçülür. Hele ki bu kurum, İslam dininin izzetini ve toplumun maneviyatını temsil eden Diyanet İşleri Başkanlığı ise, oradaki her imza “Hak” adına atılmalı, her tutanak “Hakikat” üzerine bina edilmelidir.

Ancak son günlerde bir il müftülüğümüzde yürütülen soruşturma süreciyle ilgili gelen bilgiler, sadece vicdanları yaralamakla kalmıyor, açık bir hukuk katliamına işaret ediyor.

“Yazmayalım, Gerek Yok” Demek, Hakikati Örtmektir!

Soruşturmayı yürüten bir İl Müftü Yardımcısı, ifadesine başvurduğu din görevlisi hocalarımızın beyanlarını alırken adeta bir “sansür memuru” gibi davranmaktadır. Şahitlerin ve şikayetçilerin beyanları karşısında; “Buna gerek yok”, “Bunu yazmayalım”, “Sizden öncekiler zaten söyledi” diyerek tutanakları eksik tuttuğu, kritik beyanları hasıraltı ettiği aşikardır.

Buradan sormak istiyoruz: Sayın Müftü Yardımcısı, siz orada bir “hakikat arayıcısı” mısınız, yoksa belirli isimleri korumak için örülmüş bir “zırh” mı?

Bir soruşturmacının görevi, şikayet edilenleri ne pahasına olursa olsun korumak veya dosyayı önceden verilmiş kararlara uydurmak değildir. Göreviniz; kim, ne söylemişse onu virgülüne dokunmadan tutanağa geçirmek ve adaletin tecellisine hizmet etmektir. Şahitlerin beyanlarını seçerek, eleyerek veya küçümseyerek tutanağa geçirmemek, Türk Ceza Kanunu kapsamında “Görevi Kötüye Kullanma” ve “Resmi Belgede Sahtecilik” suçlarının sınırlarına girmektir.

Bu Adam Kayırmaca Değil de Nedir?

Hocalarımızın samimiyetle dile getirdiği gerçekleri sümen altı etmek, açıkça adam kayırmacılıktır. Eğer bu tutumunuzun arkasında bir art niyet yoksa, neden gerçeklerin kağıda dökülmesinden korkuyorsunuz? Bir din görevlisine yakışan, “Kenar-ı Dicle’de bir kurt aşırsa bir koyunu, gelir de adl-i ilahi sorar Ömer’den” şiarıyla hareket etmektir; “Dosyayı nasıl kapatırız?” hesabıyla değil!

Deşifre Etmekten de Şikayet Etmekten de Çekinmeyeceğiz!

Buradan açıkça ilan ediyoruz: Söz konusu İl Müftü Yardımcısının kim olduğu tarafımızca bilinmektedir. Eğer bu hukuk tanımaz tavır, bu “korumacı” ve taraflı tutum devam ederse;

  1. Bu şahsın kimliğini tüm sosyal medya hesaplarımızdan ve sitemizden deşifre edeceğiz. 2. Diyanet İşleri Başkanlığı nezdinde en üst düzeyde şikayetlerimizi ileterek, müfettiş eliyle bu sürecin yeniden incelenmesini talep edeceğiz.
  2. Eksik tutulan tutanaklar ve baskı altına alınan şahit beyanlarıyla ilgili yargı yoluna başvurarak bu adaletsizliğin hesabını hukuk önünde soracağız.

Diyanet teşkilatı, kimsenin kişisel nüfuz alanı veya “arkadaş koruma platformu” değildir. Kimse kendini hukukun ve hakikatin üzerinde görmesin. Adalet mülkün temelidir; o temeli sarsmaya kalkanlar, en başta o enkazın altında kalırlar.

Süreci anbean takip ediyoruz. Ya adaletle hükmedin ya da o koltuğu hak edene bırakın!

Devamını Oku...