BÜROKRATİK ZİYARETLER DEĞİL, AHDE VEFA BEKLİYORUZ

Ekim ayının gelmesiyle birlikte, din hizmetine ömrünü adamış hocalarımızın, din görevlilerimizin ve camilerimizin hizmetini idrak ettiğimiz Camiler ve Din Görevlileri Haftası’na bir kez daha kavuştuk. Ancak ne yazık ki her yıl aynı tarihlerde, haftanın ruhuna ve temsil ettiği manevi ağırlığa yakışmayan tablolara üzülerek şahit oluyoruz.

Son yıllarda bir gelenek haline getirilmeye çalışılan; müftülerimizin ellerinde gül buketleriyle kurum kurum gezerek diğer kamu kurumlarının amirlerini ziyaret etmesi uygulaması, Tekbir-Sen olarak bizleri derinden yaralamaktadır.

Açıkça ifade etmek gerekir ki: Biz bu tabloyu tasvip etmiyoruz.

Saygı ve nezaket elbette kamu bürokrasisinin bir gereğidir. Ancak bu haftanın adı Camiler ve Din Görevlileri Haftası’dır. Haftanın asıl öznesi, ev sahibi ve tebrik kabul etmesi gereken tarafı din görevlilerimizin kendisidir. Müftülerimizin kurum amirlerinin kapısında gül dağıtan bir konumda değil; aksine o makam sahiplerinin müftülükleri ve din görevlilerini ziyaret ederek tebriklerini ilettiği bir duruşta olması gerekmez mi?

Müftülerimizin diğer kurum amirlerini ziyaret etmek için harcadıkları o kıymetli zaman ve enerji, çok daha ulvi ve anlamlı yerlere yönlendirilmelidir.

Mesela;

  • Ahirete irtihal etmiş hocalarımızın haneleri ziyaret edilebilir. O mübarek yuvalarda Kur’an-ı Kerim tilavetleri yapılıp dualar edilerek geride kalan aileleri onore edilebilir.
  • Vefat eden hocalarımızın yetim kalan çocuklarına sahip çıkılabilir. Eğer okuyan evlatları varsa, Türkiye Diyanet Vakfı (TDV) üzerinden burs imkânları ve eğitim destekleri sağlanarak vefanın sadece sözde kalmadığı gösterilebilir.
  • Yıllarca mihrapta ve kürsüde saçını ağartmış emekli hocalarımız unutulmamalıdır. Onların hanelerine gidilmeli, elleri öpülmeli, hediyeler takdim edilerek “Biz sizi unutmadık” mesajı verilmelidir.

Bunun yanı sıra, bu anlamlı hafta sadece kutlama mesajlarıyla geçiştirilmemelidir. Sayın Cumhurbaşkanımızdan, hükümet yetkililerimizden ve Diyanet İşleri Başkanlığımızdan; gece gündüz demeden, mesai mefhumu gözetmeksizin milletimizin manevi rehberliğini üstlenen din görevlilerimize yönelik somut müjdeler bekliyoruz. Özlük haklarından çalışma şartlarına, mali iyileştirmelerden kadro sorunlarına kadar atılacak adımlar, din görevlilerimizin motivasyonunu ve çalışma azmini artıracaktır.

Tekbir-Sen olarak çağrımız nettir: Şekilciliği ve protokol ziyaretlerini bir kenara bırakalım. Camiler ve Din Görevlileri Haftası’nı gösterişten uzak; ahde vefa, samimiyet ve somut kazanımlarla ihya edelim. Din görevlilerimiz, bir gülden çok daha fazlasını, hak ettikleri saygıyı ve değeri fazlasıyla hak etmektedir.

Devamını Oku...
Tekbir-Sen: Sahada Hakikatin, Kurumda Onurun ve Mevzuatın Güvencesi

Sendikacılık, masada değil sahada başlar; kapalı kapılar arkasında değil, alın terinin ve samimiyetin aktığı yerde yürütülür. Tekbir-Sen olarak bizler, ilk günden itibaren saha sendikacılığını temel bir ilke kabul ettik. Taşranın en uzak köşesinde, en zor şartlarda samimiyetle hizmet veren din görevlilerimizin yaşadığı sorunları bizzat yerinde tespit ediyor; bu sorunları yüzeysel tartışmalarla heba etmeden doğrudan çözümün ana kaynağına taşıyoruz.

Biliyoruz ki, doğru bir yolda kararlılıkla yürüyenlerin karşısına engeller çıkarılacaktır. Yürüttüğümüz bu ilkeli mücadelenin, kendi şahsi menfaatlerini ve egolarını tatmin etme derdinde olan çevreleri rahatsız etmesi kaçınılmazdır. Hatta şunun gayet bilincindeyiz: Yapmış olduğumuz çalışmalardan olumlu tepkilerin yanında, rahatsız olanların olumsuz tepkileri de gelmiyorsa, bu bizim yeterince etkin olamadığımızın, yani başarısızlığımızın göstergesidir. Karşılaştığımız her direnç, doğru yolda olduğumuzun en net ispatıdır.

Tekbir-Sen’in taviz vermeyeceği iki kırmızı çizgisi vardır: Diyanet İşleri Başkanlığımız ve insan onuru.

Diyanet İşleri Başkanlığı, milletimizin manevi kalesidir. Bu güzide kurumu ve onun fedakâr mensuplarını hedef alan, toplum nezdinde itibarını zedelemeye çalışan malum medya organlarını ve odakları anbean takip ediyor, asılsız iddialarına ve yıpratma çabalarına anında gerekli hukuki ve manevi cevabı veriyoruz. Bizler, Diyanet İşleri Başkanlığımızla uyumlu, yapıcı ve sorumlu bir sendikacılık anlayışını benimsiyoruz. Sorunların çözümü noktasında kurumumuzun üst kademesiyle sürekli istişare halinde olmayı ve yapıcı bir diyalog yürütmeyi öncelik kabul ediyoruz.

Ancak ne yazık ki sahada karşılaştığımız tablo, hem Anayasa ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun (DMK) temel ilkelerine hem de Diyanet İşleri Başkanlığı mevzuatına aykırı düşen ciddi aksaklıkları ve usulsüzlükleri gözler önüne sermektedir:

1. Reşit Olmayan Tutumlar ve Rehberlik Anlayışından Uzak Denetimler

Denetimin esas amacı, 657 sayılı DMK ve ilgili Kurum Mevzuatı uyarınca kamu hizmetlerinin verimli, mevzuata uygun yürütülmesini sağlamak ve personeli eğitip yönlendirmektir (rehberlik etmektir). Ancak bazı murakıpların camilerimizi ve Kur’an Kurslarımızı denetlerken sergiledikleri olumsuz tavırlar din görevlilerimizi derinden üzmektedir. Murakıpların denetime sanki yapıcı bir rehberlik için değil, ne pahasına olursa olsun bir hata ve kusur bulma hırsıyla gelmiş izlenimi vermeleri, kamu idaresinin ciddiyetiyle bağdaşmamaktadır.

Daha da ötesi; bazı murakıpların murakebe defterlerini “yeni sistemde defterler imzalanmıyor, biz sisteme giriyoruz” bahanesiyle imzalamaktan kaçınmaları, açıkça usul ve esaslara aykırı olup bu kişilerin art niyet taşıdıklarının en somut nişanesidir. Mevzuat gereği fiziki olarak tutulan ve teftiş/rehberlik izlerini taşıması gereken resmi evrakların yetkili personelce imzalanması yasal bir zorunluluktur; dijital sisteme veri girişi yapılması, mevcut fiziki evrakı usulsüz şekilde imzasız bırakmanın gerekçesi olamaz.

2. Sendikal Özgürlüklere Müdahale ve Anayasal İhlaller

Göreve yeni başlayan çiçeği burnunda din görevlilerimize, göreve başlama evraklarının arasında “malum sendikanın” üyelik formlarının memurlar eliyle fark ettirilmeden imzalattırılması; DMK’nın tarafsızlık ilkelerine, Anayasa ile güvence altına alınan örgütlenme özgürlüğüne ve Sendikalar Kanununa açıkça aykırıdır. Mobbing ve usulsüzlük boyutuna ulaşan bu uygulama derhal son bulmalıdır.

3. Taraf Tutan Yöneticiler ve Tarafsızlık İlkesinin İhlali

657 sayılı Kanun’un 7. maddesi amir hüküm olarak devlet memurlarının tarafsızlığını esas alır. Buna rağmen bazı il ve ilçe müftülüklerinde görev yapan şube müdürleri, murakıplar ve müftülerin; temsilcilerimize ve üyelerimize karşı açıkça cephe alması, tarafsızlık ilkesini hiçe sayarak malum sendikanın birer temsilcisi gibi hareket etmesi hem hukuki hem de mesleki etik açıdan kabul edilemez.

4. Bağımsızlık İllüzyonu ve Tarafsızlığın Yitirilmesi

Ankara ziyaretlerinde malum sendikanın genel merkezine gidip onların misafirhanelerinde konaklayan idarecilerin, sahada başka sendikalara karşı sergilediği hasmane tutumlar bizim bu iddialarımızın en somut delilidir. Bir kurum amirinin tarafsızlığını ve idari bağımsızlığını gölgeleyecek bu tür ilişkiler, kurum içi adaleti zedelemektedir.

5. İhmal Edilen Din Görevlileri ve Kamu İmkânlarının İstismarı

Lojmanların bakımsız ve oturulamayacak halde kaderine terk edilmesi, idarecilerin din görevlilerimizin insani ve mesleki sorunlarına sırtını dönmesi ve yalnız bırakması kabul edilemez. Tekbir-Sen olarak bizler, müftülüklerin kuruma kazandırdığı araç-gereçlerle değil; şahsi işleri için Ankara’ya giderken Türkiye Diyanet Vakfı’nın (TDV) imkânlarını ve kamu kaynaklarını kendi kişisel çıkarları için kullanan anlayışla mücadele ediyoruz.

Diyanet İşleri Başkanlığımızın gücünü arkasına alarak, kendisine emanet edilen makamı din görevlilerimiz üzerinde bir baskı aracı olarak kullananlar ve egolarını tatmin etmeye çalışanlar Tekbir-Sen’in doğrudan hedefindedir.

Tüm din görevlilerimiz şunu çok iyi bilmelidir: Sahanın her karışında Tekbir-Sen vardır ve Tekbir-Sen’in olduğu yerde hiçbir din görevlisi yalnız değildir.

Saha gözlemlerimizden doğan tüm bu aksaklıkları, hukuki usulsüzlükleri ve somut çözüm önerilerimizi Diyanet İşleri Başkanlığımızın makamına iletmiş bulunmaktayız. Biz sorun üreten değil, sorun çözen bir iradeyiz. Hem kurumumuzu yıpratmaya çalışan malum çevrelerle hem de makamının ve denetim yetkisinin gücünü din görevlimizin onurunu zedelemek için kullanan yöneticilerle kanunlar, mevzuat ve hukuk çerçevesinde sonuna kadar mücadele etmeye devam edeceğiz.

Tekbir-Sen: Hakkın, Emeğin, Mevzuatın ve Onurun Güvencesi.

Devamını Oku...
SÖZÜMÜZ HAKK’IN, GÜCÜMÜZ KANUNUN YANINDADIR: RAHATSIZ ETMEYE DEVAM EDECEĞİZ!

Tekbir-Sen olarak, kurulduğumuz ilk günden bu yana sendikacılığı masa başında değil, sahanın tam kalbinde yapma sözü verdik. Din görevlilerimizin, diyanet ve vakıf çalışanlarımızın yaşadığı haksızlıklar karşısında susarsak, sorunları cesaretle gündeme taşımazsak, diğer yapılardan ne farkımız kalır?

Genel Başkanlığımız bünyesinde, kanunların ve 2005/14 sayılı Başbakanlık Genelgesi‘nin sendikamıza tanıdığı yetkilere dayanarak, üyelerimizden ve sahada görev yapan kardeşlerimizden gelen şikayetleri kamuoyuyla paylaşmamız birilerini ciddi şekilde rahatsız etmiştir. Açıkça ifade ediyoruz: Bu rahatsızlık, doğru yolda olduğumuzun en net nişanesidir ve bizleri ziyadesiyle memnun etmiştir!

Bir murakıp hakkında tarafımıza ulaşan ciddi iddiaları sosyal medya ve kamuoyu kanalıyla dile getirmemiz üzerine, ilgili şahsın duyduğu huzursuzluk sürpriz değildir. İyi ki de rahatsız olmuştur!

Söz konusu murakıp ile ilgili tablo ortadadır:

  • Yaklaşık bir yıl önce düzenlenen aylık mutad toplantıda din görevlilerimizin İlçe Müftüsüne doğrudan ilettiği şikayetler,
  • Din görevlilerimizin bizzat dilekçeleriyle kayda geçirdiği somut beyanlar,
  • Bir mahallemizde yapılan denetimlerde takınılan tutum ve davranışlardan rahatsız olan mahalle halkı ile Mahalle Muhtarının haklı tepkileri…

Tüm bu şikayetler sıcaklığını ve tazeliğini korurken; konuyu incelemek üzere görevlendirilen İl Müftü Yardımcısının (muhakkikin) izlediği taraflı tutum kabul edilemezdir. Müştekilere müdahale edildiği, verilen ifadelerin birçoğunun tutanaklara bilinçli olarak yansıtılmadığı ve olayın adeta kılıfına uydurularak aklama sürecine dönüştürüldüğü net bir şekilde görülmüştür.

Bizim inancımız da adalet anlayışımız da şaibe götürmez. Bu nedenle, taraflı yürütülen bu soruşturmaya itirazımızı yaparak konuyu doğrudan Diyanet İşleri Başkanlığımıza taşıdık. Etik ve hukuki ilkeler gereği, bu dosyanın Başkanlığımızdan görevlendirilecek bağımsız müfettişler eliyle, objektif bir şekilde incelenmesi şarttır.

Süreçten hem yanlı soruşturmaya imza atan İl Müftü Yardımcısı hem de malum murakıp rahatsız olmuştur. Her iki muhtereme de devletin kanunlarını, mevzuatını ve sendikal hakları düzenleyen Başbakanlık Genelgesini bir kez daha hatırlatıyoruz: Hiç kimse makamının arkasına saklanarak kamu görevlisinin hakkını gasp edemez, adil soruşturma hakkını gölgeleyemez.

Tekbir-Sen gücünü hiçbir vesayet odaklı yapıdan değil; anayasadan, kanunlardan ve siz değerli Diyanet ve Vakıf çalışanlarımızın helal desteğinden almaktadır.

Saha sendikacılığının gereğini yapmaya, adaletsizliğin üzerine cesaretle gitmeye ve hak ve adalet karşısında duranları rahatsız etmeye devam edeceğiz!

Kamuoyuna ve tüm teşkilatımıza saygıyla duyurulur.

Zübeyir DEMİRKAYA

Tekbir-Sen Genel Başkanı

Devamını Oku...
Sendikacılık mı, Tehdit ve Vaat Düzeni mi?

Kıymetli okurlarım!

Bugünkü köşe yazımda hepimizin malumu olan, aslında çok iyi bildiğimiz halde tepki göstermekten çekindiğimiz acı bir gerçekten bahsetmek istiyorum.

Özellikle bazı il ve ilçe müftülüklerinde göreve yeni başlayan din görevlilerimize, daha işe başlama evraklarıyla birlikte Diyanet-Sen üyelik formlarının da adeta bir zorunlulukmuş gibi imzalattırıldığına şahit oluyor, duyuyoruz. Maalesef bu duruma zamanla alıştırıldık. Fakat geçenlerde bir hoca hanımın anlattıklarını duyunca adeta şok oldum.

Diyanet-Sen’in bir şube başkanı, yeni göreve başlayan ve sendikaya üye olmak istemeyen Kur’an kursu öğreticisi hoca hanımlara çok sert bir şekilde çıkışarak şu ifadeleri kullanmış:

“Siz 28 Şubat’ı yaşamadınız, bilmezsiniz; biz yaşadık! Biz sizler için mücadele ederken siz neden üye olmuyorsunuz? Biz olmasaydık sizler ezilecektiniz, sizin yaptığınız nankörlüktür!”

Şimdi bu sözleri sarf eden o zata huzurunuzda sormak isterim:

Merhum Erbakan Hocamıza gözdağı vermek için Sincan’da tanklar yürütülürken siz neredeydiniz? Başörtüsüne özgürlük için bizler meydanlarda dondurucu soğuklarda mücadele verirken siz neredeydiniz?

Ne yazık ki malum sendika, artık hizmet sendikacılığı yapmak yerine “tehdit ve vaat sendikacılığı” yapmaya başladı. Nitekim bir şube başkanının sosyal medyada kullandığı “Biz olmasaydık siz yargı yoluna gidemezdiniz” tarzındaki kibirli açıklamalara da hep birlikte şahit olduk.

Yine İstanbul’da Diyanet-Sen’den istifa eden bir hocamızı, ilçe müftülüğünün hac ve umreden sorumlu şube müdürünün arayarak; “Hocam neden istifa ettin? İstifanı geri al, seni umreye gönderelim” demesi, bulundukları devlet makamını bir sendikanın menfaati için nasıl araçsallaştırdıklarının en somut ispatıdır. Kamu makamları, bir sendikanın üye devşirme ofisi değildir!

Kıymetli dostlar;

Sözlerimi bitirirken bir hakkı da teslim etmek gerekir. Şüphesiz ki işini layıkıyla yapan, sendikal ayrım gözetmeksizin her kurum çalışanına eşit mesafede duran ve diyaloğu mükemmel olan çok kıymetli il/ilçe müftülerimiz ve şube müdürlerimiz de var.

Aynı şekilde Diyanet-Sen içerisinde de samimiyetle çalışan, ürettiği projelerle ön plana çıkan, diğer sendikalarla nezaket çerçevesinde diyalog kuran ve sendikasından istifa edenlere kin gütmeyip anlayış gösteren şube başkanlarımız da mevcut. Onları bu üsluptan ve anlayıştan tenzih ediyorum.

Ancak kurumsal gücü ve dini duyguları bir baskı unsuru haline getiren, “biz olmasaydık siz hiçtiniz” kibriyle hareket eden zihniyete artık “dur” deme zamanı gelmiştir. Din görevlisi özgür iradesiyle karar verir; tehdit ile değil, adalet ve samimiyetle yönetilir.

Sağlıcakla kalın.

Devamını Oku...
MİHRABIN VAKARI VE HUKUK TACA ATILAMAZ!

Geçtiğimiz günlerde din görevlilerimiz arasında yaşanan, ilk bakışta “iki eski dostun dertleşmesi” gibi duran ama satır araları eşelendiğinde taşra idaresindeki yapısal çürümeyi, sendikal baskıyı ve bürokratik vurdumduymazlığı gözler önüne seren vahim bir olaya şahit olduk.

Olay, Zonguldak’ın Ereğli ilçesinde geçiyor. Uzun yıllar sendikamız bünyesinde üst yönetim kademelerinde de bulunmuş, bu davaya emek vermiş bir din görevlisi hocamız, ani bir kararla sendikamızdan istifa ediyor. Teşkilat olarak durumun arka planını nezaketle sorup kendisine bir belge ulaşmadığını belirttiğimizde, hocamızın verdiği yazılı cevap adeta taşra bürokrasisinin bir “itirafnamesi” niteliğindedir:

“Evet hocam istifa ettim çünkü Ereğli Müftüsüne söz vermiştim ve Zonguldak İl Müftü Yardımcısına da söz verdim… Ereğli’ye gelince onları 8 ay oyaladım ama peşimi bırakmadılar hocam, o yüzden kusura bakmayasın…”

Şu ifadelere bakar mısınız? Bir din görevlisi, mihrabı ve minberi emanet aldığı idari amirleri tarafından tam 8 ay boyunca ablukaya alınıyor. “Peşimi bırakmadılar” feryadı, aslında taşrada kurulmuş olan o amir nüfuzunun, mobbingin ve psikolojik baskının açık bir itirafı değil de nedir?

Topu Taca Atma Sanatı: Mahalline Sevk Etmek

Tekbir-Sen olarak bizler, anayasal bir hakkın engellenmesi ve görevin kötüye kullanılması niteliğindeki bu açık beyanı, ekran görüntüsünü de ekleyerek Diyanet İşleri Başkanlığı Disiplin Daire Başkanlığı’na resmi bir suç duyurusuyla taşıdık. Beklentimiz neydi? Ankara’dan bağımsız, tarafsız bir müfettiş heyetinin (Rehberlik ve Teftiş Başkanlığı) gelmesi ve bu iddiaları titizlikle incelemesiydi.

Peki ne oldu? Disiplin Daire Başkanlığı, ne hikmetse sendikamızdan ne zaman somut delilli bir şikâyet gitse yaptığı gibi, o meşhur ve konforlu bürokrasi refleksiyle dosyayı hop diye “mahalline sevk etti.” Yani şikâyet edilen müftünün, müftü yardımcısının evrakını, yine onların başında bulunduğu Zonguldak İl Müftülüğü’ne “Bir bakın bakalım” diye gönderdi. Kuzuyu kurda emanet etmek dedikleri tam olarak budur!

Zonguldak İl Müftülüğü de kendisinden bekleneni harfiyen yerine getirdi ve adeta bir aklama aparatı gibi hareket ederek şu trajikomik cevabı verdi: “Efendim, personelin bu mesajı atmasının tek amacı, sendikanın kendisinden uzak durmasını sağlamaktır.” Yani müftülük diyor ki, “Biz baskı yapmadık, bizim memurumuz yalan söylüyor, bizi alet ederek sendikasını atlatmaya çalışıyor.”

Tekbir-Sen Genel Başkanı olarak, müftülüğün bu akıl dışı savunmasını bir an için doğru kabul ederek devlet memurluğu hukukunu bilen herkes adına şu can alıcı soruları soruyorum:

  1. 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu ve disiplin mevzuatı ortadadır. Eğer bu din görevlisi, idari amirlerine (İlçe Müftüsüne ve İl Müftü Yardımcısına) “bana baskı yaptılar, söz aldılar” diyerek iftira attıysa, kurumun itibarını ve amirlerinin şerefini lekelediyse, müftülüğünüz bu personel hakkında neden derhal idari ve disiplin soruşturması başlatmadı?
  2. Kendi amirlerine yazılı olarak “iftira atan” bir memuru korumak, kollamak ve hakkında hiçbir işlem yapmamak Diyanet’in hangi idare anlayışına, hangi adalet terazisine sığmaktadır?
  3. Eğer memura işlem yapılmıyorsa, bu sessizlik aslında mesajdaki o 8 aylık amir baskısının zımnen itiraf edilmesi anlamına gelmez mi?

Anayasa’nın güvence altına aldığı sendikal özgürlük, 4688 sayılı Kanun’un 18. maddesiyle koruma altındadır. Hiçbir müftü, hiçbir müftü yardımcısı ya da idari amir, devletin kendisine verdiği yetkiyi bir sendikanın “üye devşirme ajansı” gibi kullanamaz. Memurlar arasında sendikasına göre ayrım yapmak, 657 sayılı Kanun’un 7. maddesindeki “Tarafsızlık” ilkesinin açık ihlalidir ve TCK 118 uyarınca net bir suçtur.

Diyanet İşleri Başkanlığı üst yönetimi ve Sayın Başkanımız, taşradaki bu ahbap-çavuş ilişkilerine, dosyaları mahalle göndererek örtbas etme kolaycılığına artık dur demelidir. Taşrada din görevlilerini sendikal tercihleri üzerinden baskı altına alan, rehberlik etmek yerine adeta birilerinin sendika temsilcisi gibi çalışan amirler, Diyanet’in kurumsal vakarına en büyük zararı vermektedir.

Tekbir-Sen olarak bu konunun basit bir istifa meselesi olmadığını, taşrada hukukun nasıl askıya alınmaya çalışıldığının somut bir vesikası olduğunu haykırıyoruz. Diyanet İşleri Başkanlığı müfettişleri derhal Zonguldak’a gitmeli, bu kurulan çelişkili tezgahı gün yüzüne çıkarmalıdır. Ankara’da topu taca atanlar bilmelidir ki; adalet taca atılamaz, üyemizin de teşkilatımızın da hakkını sonuna kadar savunacağız!

Zübeyir DEMİRKAYA

Tekbir-Sen Genel Başkanı

Devamını Oku...
Yetkili Ama Etkisiz Sendikacılığın ve Değişen Emeklilik Sisteminin Memurda Yarattığı Mağduriyet

Türkiye’de kamu çalışanlarının geleceği, adalet ve eşitlik ilkelerinden uzaklaşan bir emeklilik sistemi ile karşı karşıyadır. Bugün kamuda aynı odada, aynı unvanla, aynı sorumluluk altında yan yana çalışan iki memurun emekli olduklarında alacakları maaşlar arasında adeta bir uçurum bulunmaktadır. Bu adaletsizliğin miladı; 1 Ekim 2008 tarihidir.

Bu tarihten önce göreve başlayanlar ile sonra başlayanlar arasındaki bu devasa fark, sadece sosyal bir adaletsizlik değil, aynı zamanda anayasal hakların ve çalışma barışının açık bir ihlalidir.

1. Hukuki ve Teknik Açıdan Eski ve Yeni Sistem Arasındaki Uçurum

2008 yılından önce ve sonra işe giren memurların emeklilik hakları iki tamamen farklı kanuna tabidir ve adaletsizlik de tam olarak bu yasal zeminlerin farklılığından doğmaktadır:

  • 2008 Öncesi Girişliler (5434 Sayılı Emekli Sandığı Kanunu): Bu sisteme tabi olan memurların emekli aylığı; derece, kademe, ek gösterge, taban aylığı ve kıdem aylığı gibi “gösterge unsurları” üzerinden hesaplanır. Aylık Bağlama Oranı (ABO) ilk 25 yıl için %75, sonraki her yıl için %1 artırılır. En önemlisi, memurun çalışırken aldığı maaş unsurları emekliliğine büyük oranda yansıtılır.
  • 2008 Sonrası Girişliler (5510 Sayılı Kanun / 4/c): Ekim 2008’den sonra işe girenler ise “işçi ve esnaf” mantığıyla kurgulanan bir sisteme dahil edilmiştir. Emekli aylığı, çalışma hayatı boyunca ödenen “Prime Esas Kazanç (PEK)” tutarına göre hesaplanır. En büyük hak kaybı ise Aylık Bağlama Oranında (ABO) yaşanmıştır. Eski sistemdeki yüksek oranlar terk edilmiş, ABO her yıl için %2’ye (25 yıl için %50’ye) sabitlenmiştir.

Hukuki Çelişki: Çalışırken yapılan ek ödemeler, tazminatlar ve seyyanen artışların büyük kısmı prime esas kazanca dahil edilmediği için, 2008 sonrası işe giren bir memurun emekli aylığı hesaplanırken gerçek kazancı yok sayılmaktadır. Bu durum, anayasanın “Ücrette Adalet Sağlanması” (Madde 55) ve “Eşitlik İlkesi” (Madde 10) ile doğrudan çelişmektedir. Aynı devlet çatısı altında, aynı unvanda emek veren iki vatandaştan birine sırf işe giriş tarihi yüzünden neredeyse yarı yarıya düşük emekli maaşı reva görülmesi kabul edilemez.

2. “Tüm Kazanımları Biz Elde Ettik” Diyenlerin Derin Sessizliği

Yıllardır meydanlarda, televizyon ekranlarında ve broşürlerde kamu çalışanlarının tüm haklarını kendilerinin aldığını iddia eden, her toplu sözleşmeyi bir “başarı hikayesi” gibi pazarlayanlar, bugün 2008 sonrası işe giren yüz binlerce memurun geleceği karartılırken derin bir sessizliğe gömülmüşlerdir.

Kazanımlarla övünmek kolaydır; ancak gerçek sendikacılık, memurun geleceğini ipotek altına alan yasal düzenlemeler karşısında dimdik durmayı, masayı gerekirse devirmeyi ve sokakta hakkı aramayı gerektirir. Kamu çalışanları her geçen gün yoksullaşırken, emeklilik hayalleri ellerinden alınırken sus pus yerinde oturanlar, bu mağduriyetin en büyük ortaklarıdır.

3. Asıl Sorumlu Malum Sendikalar Değil, Onları Yetkili Kılan Kamu Çalışanlarıdır

Burada iğneyi kendimize, çuvaldızı başkasına batırmak zorundayız. Aslında mevcut teslimiyetçi, memuru masada bırakan malum sendikaların hiçbir suçu yoktur. Onlar misyonlarını oynamakta, güç sahiplerinin çizdiği sınırların dışına çıkmamaktadır. Asıl suç; bu etkisiz, basiretsiz ve memurun hakkını savunmaktan aciz sendikalara üye olmaya devam eden, onları “yetkili ama etkisiz” konumda tutan kamu çalışanlarının kendisindedir.

Bir sendika, gücünü üye sayısından alır. Eğer siz haklarınızı geriye götüren, emekli maaşınızı kuşa çeviren düzenlemelere ses çıkarmayan bir yapıya aidat ödemeye ve üye kalmaya devam ederseniz, o yapıya “Ben halimden memnunum, haklarımı masada bırakmaya devam edebilirsin” mesajı vermiş olursunuz.

  • Toplu sözleşme masasında memuru enflasyona ezdiren,
  • 2008 sonrası girişlilerin emeklilik hakkı gasp edilirken kafasını kuma gömen,
  • Kariyer basamakları, ek gösterge ve seyyanen zam oyunlarıyla memuru oyalayan yapılara verilen her bir üyelik desteği, gelecekte yaşanacak daha büyük mağduriyetlerin davetiyesidir.

Sonuç: Sil Baştan Bir Reform Kaçınılmazdır

Türkiye’deki emeklilik sistemi, yamalı bohça formundan çıkarılmalı ve “tek tip, adil ve insani” bir anlayışla sil baştan değiştirilmelidir. 2008 öncesi ve sonrası ayrımı derhal ortadan kaldırılmalı, memurun çalışırken aldığı tüm net gelir (seyyanen ödemeler dahil) emekli keseneğine sayılmalıdır.

Ancak bu dönüşüm, masada oturan etkisiz sendikaların lütfuyla değil, kamu çalışanlarının iradesiyle gerçekleşecektir. Memurlar olarak silkelenmek, bizi temsil etmeyen yapılardan desteğimizi çekmek ve hakkımızı hukuki-örgütlü mücadeleyle aramak zorundayız. Aksi takdirde, bugün ses çıkarmayanlar, yarın emekli olduklarında açlık sınırının altında bir yaşamla baş başa kalmaya mahkum olacaklardır.

Devamını Oku...
Diyanet’te Şube Müdürlüğü Sınırı: Tehdit mi, Rehber mi?

Diyanet İşleri Başkanlığı, Anadolu’nun en ücra köşesinden metropollere kadar çok geniş bir coğrafyada, toplumun manevi hayatına rehberlik eden devasa bir teşkilattır. Bu teşkilatın omurgasını ise şüphesiz camilerde, Kur’an kurslarında gece gündüz demeden görev yapan fedakar din görevlilerimiz oluşturmaktadır. Ancak sahada işlerin kusursuz yürümesi, sadece din görevlilerimizin gayretine değil, taşra teşkilatındaki idari mekanizmanın adaletine de bağlıdır.

Bugün gelinen noktada, taşra teşkilatının en kritik yönetim kademelerinden biri olan ilçe müftüleri ve şube müdürlerinin görev ve sorumluluk tanımlarının net bir şekilde yapılması, artık ertelenemez bir zorunluluk haline gelmiştir.

İki Farklı Şube Müdürü Portresi

Sahanın nabzını tuttuğumuzda karşımıza maalesef iki taban tabana zıt şube müdürü profili çıkıyor:

  • Mihrabın ve Minberin Destekçileri: Bir tarafta görevini bir hizmet yarışı olarak gören, din görevlisinin derdiyle dertlenen, mevzuatı zorlaştırmak için değil kolaylaştırmak için esneten, personele her konuda kol kanat geren şube müdürlerimiz var. Onlar, idareci olmanın “hakim olmak” değil, “hadim (hizmetkar) olmak” anlamına geldiğinin bilincindeler.
  • Mevzuatı Silah Olarak Kullananlar: Diğer tarafta ise adeta kendisini din görevlilerine zorluk çıkarmaya, tabiri caizse “zulmetmeye” adamış bir azınlık yer alıyor. Bürokratik gücü bir ego tatmini vasıtası olarak gören, din görevlisinin moral ve motivasyonunu sıfırlayan bu anlayış, sadece personele değil, Diyanet’in kurumsal itibarına da zarar vermektedir.

Aynı unvana, aynı yetkilere sahip iki memurun yönettiği ilçelerde personelin huzuru arasında dağlar kadar fark varsa, burada kişisel inisiyatiflerin ötesinde yasal bir boşluk var demektir. İdarecinin keyfi tutumu, din görevlisinin kaderi olamaz.

Çözüm: İvedilikle Net Görev Tanımı

Bir şube müdürünün yetkisi nerede başlar, nerede biter? Müftünün koordinasyon yetkisi ile şube müdürünün idari sınırları nasıl ayrışır? Bu soruların cevabı yoruma açık bırakılmamalıdır. Diyanet İşleri Başkanlığımızın, taşradaki bu yetki karmaşasını ve keyfi uygulamaları sonlandıracak adımları ivedilikle atacağına olan inancımız tamdır.

Mevzuatta yapılacak net bir görev ve sorumluluk tanımı; hem işini hakkıyla yapan idarecilerimizi koruyacak hem de yetkisini aşarak personele mobbing uygulayanların önünü kesecektir.

Tekbir-Sen Olarak Sözümüzdür

Bizler Tekbir-Sen olarak, Diyanet çalışanlarımızın sahada yaşadığı sorunları, uğradıkları haksızlıkları ve idari baskıları gayet iyi biliyoruz. Sendikacılığı sadece koltuk icraatı olarak görmüyor; personelin huzurunun, din hizmetinin kalitesini doğrudan etkilediğine inanıyoruz.

Diyanet personelinin hakkını, hukukunu ve çalışma barışını korumak adına dün olduğu gibi bugün de sesimizi yükseltmeye, çözüm yolları üretmeye ve bu uğurda cesur adımlar atmaya kararlılıkla devam edeceğiz. Müftülükler ceza kesme merci değil, rehberlik ve koordinasyon merkezleri olmalıdır.

Unutulmamalıdır ki; mihraptaki imamın, kürsüdeki vaizin, sınıftaki Kur’an kursu öğreticisinin huzurlu olmadığı bir sistemde, topluma verimli bir din hizmeti sunulamaz. İdari reform, tam da bu huzuru tesis etmek için bugün elzemdir.

Devamını Oku...
Makamlar Ego Tatmin Yeri Değil, Millete Hizmet Kapısıdır!

“Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.”

İslam dininin yönetim, iletişim ve insan ilişkilerindeki temel vizyonunu çizen bu kutlu hadis-i şerif, ne yazık ki bugün bizzat bu dini tebliğ etmek ve yaşatmakla mükellef kurumların bazı kademelerinde unutulmaya yüz tutmuştur. Din görevlilerimizin mihrapta, kürsüde, minberde gece gündüz demeden yürüttüğü ulvi görev, maalesef bazı il/ilçe müftüleri ve şube müdürlerinin mevzuatı aşan şahsi engellemeleriyle sekteye uğratılmaktadır.

Geçtiğimiz günlerde Tekbir-Sen olarak şahit olduğumuz ve bizzat bir din görevlimizin Kurban Bayramı idari izni esnasında yaşadığı mobbing vari tutum, bardağı taşıran son damla olmuştur. Bir şube müdürünün, personeline kanuni hakkı olan idari izni kullandırtmamak adına “Cuma namazında caminde ol, bayramın birinci günü izin kullanamazsın” gibi hiçbir hukuki dayanağı olmayan, tamamen keyfi ve kanun dışı söylemlerde bulunması kabul edilemez.

Açıkça sormak istiyoruz: Müftülükler, bazı yöneticilerin egolarını tatmin etme ve memurlar üzerinde tahakküm kurma makamları mıdır?

İzin Hakları Amirlerin Tekelinde Değildir, Kanuni Temirlerdir!

Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletidir ve hiçbir amir, maiyetindeki personelin kanuni haklarını kendi rızasına veya keyfine bağlayamaz.

  • 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 10. Maddesi açıkça der ki: “Amir, maiyetindeki memurlara hakkaniyet ve eşitlik içinde davranır. Amirlik yetkisini kanun, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ve yönetmeliklerde belirtilen esaslar içinde kullanır.”
  • Yine aynı kanunun Yıllık ve Mazeret İzinleri başlığı altındaki maddeler ve Cumhurbaşkanlığı tarafından yayımlanan İdari İzin Genelgeleri, tüm devlet memurlarını kapsadığı gibi din görevlilerimizi de kapsar. İdari izin, devletin en üst kademesi tarafından verilen toplu bir haktır; taşradaki bir şube müdürünün bu hakkı tırpanlama yetkisi yoktur.

Din görevlisi izne çıkacağı zaman önüne sürülen “Cumayı kim kıldıracak?”, “Yerine adam buldun mu?” soruları, kurumsal bir yönetim acziyetinin itirafıdır. Diyanet İşleri Başkanlığı Taşra Teşkilatı Görev Yönetmeliği uyarınca, personelin izinli veya raporlu olduğu dönemlerde camilerdeki ibadet hizmetlerinin aksamaması için gerekli planlamayı ve görevlendirmeyi yapmak din görevlisinin değil, müftülüğün ve o şube müdürünün asli görevidir. Memura kendi hakkını kullanabilmesi için şart koşmak, görevi ihmal etmektir.

Hukuksuzluğa Karşı Kaymakamlık, DİB ve Cumhurbaşkanlığı Nezdinde Mücadele

Nitekim bu haksızlığa karşı sessiz kalmayarak İlçe Kaymakamlığına müracaat edilmesi ve sonrasındaki mutat toplantıda ilçe müftüsünün “Müftülük olarak planlama yapacağız, dileyen idari iznini kullanabilir” şeklindeki sağduyulu açıklaması, yapılan hatadan dönülmesi adına olumludur. Ancak bu durum, taşrada yaşanan yapısal ve zihniyet kaynaklı problemleri tamamen ortadan kaldırmamaktadır.

Tekbir-Sen olarak, din görevlilerimizi köle, kendilerini ise buyrukçu ilan eden bu zihniyete karşı sesimizi en gür şekilde çıkarmaya devam edeceğiz. Bu doğrultuda;

  1. Söz konusu şube müdürünün mevzuat dışı ve keyfi tutumu hakkında Diyanet İşleri Başkanlığımıza resmi şikayette bulunulmuştur.
  2. İzinler konusunda din görevlilerine zorluk çıkaran, kurum aidiyetini zedeleyen tüm müftülükler ve idareciler hakkında Cumhurbaşkanlığı (CİMER) düzeyinde gerekli yasal girişimler başlatılmıştır.

Din Görevlileri Asla Yalnız Değildir!

Diyanet İşleri Başkanlığımızın, taşra teşkilatlarında kronikleşmeye başlayan bu “izin krizi” ve “amir baskısı” hususunda ivedi bir şekilde müftülükleri uyaran net bir genelge yayımlamasını talep ediyoruz.

Kimse din görevlilerimizin sahipsiz olduğunu sanmasın. Birileri koltuklarından güç alıp ego tatmin etsin diye bizlerden susmamızı, haklarımızın çiğnenmesine göz yummamızı beklemesin. Tekbir-Sen olarak gönülleri fethede fethede, sorunların çözümü konusunda da cesur adımlar ata ata büyümeye; diyanet ve vakıf çalışanlarımızın haklı ve cesur sesi olmaya kararlılıkla devam edeceğiz!

Unutulmasın ki; adaletle hükmetmeyen makamlar, oturanların omuzlarında birer vebal yüküdür.

Devamını Oku...
Taşranın Sessiz Çığlığı: Din Görevlisi mi, Dernek Tahsildarı mı?

Taşranın Sessiz Çığlığı: Din Görevlisi mi, Dernek Tahsildarı mı?

Türkiye’nin en ücra köylerinden şehir merkezlerine kadar, toplumsal dokunun manevi mimarları olan din görevlileri, bugün ne yazık ki sadece “maneviyat” ile açıklanamayacak kadar ağır yapısal ve ekonomik sorunların pençesinde kıvranmaktadır. Kanunla çerçevesi çizilmiş birer devlet memuru olmalarına rağmen, taşrada görev yapan hocalarımız; dernek tahakkümü, ekonomik dar boğaz ve liyakatten uzak idari baskılar arasında adeta bir “varoluş mücadelesi” vermektedir.

Cami Dernekleri: Yardımcı mı, “Paralel” Amir mi?

Cami giderlerinin (aydınlatma dışındaki ısınma, soğutma, bakım-onarım vb.) merkezi bütçeden karşılanmaması, din görevlilerimizi cami derneklerinin eline mahkum eden temel yaradır. 633 sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun, din hizmetlerini bir kamu hizmeti olarak tanımlar. Ancak pratik uygulama, bu kamu hizmetinin finansmanını yerel derneklere bırakmaktadır.

Bu durum, hukuk devletinde kabul edilemez bir “hiyerarşi sapmasına” yol açmaktadır:

  • Yetki Gaspı: Cami müştemilatının anahtarını elinde tutan veya faturayı ödeyen dernek yöneticileri, kendilerini din görevlisinin mülki amiri (müftü veya kaymakam) yerine koymaktadır.
  • Hukuki Çelişki: Bir devlet memurunun görevini ifa ederken sivil bir derneğin “lütfuna” muhtaç bırakılması, Anayasa’nın “Hukuk Devleti” ilkesiyle ve devletin saygınlığıyla bağdaşmaz.

Enflasyon Kıskacı ve “Vekil/Fahri” Mağduriyeti

Yükselen enflasyon, tüm sabit gelirlileri vurduğu gibi din görevlilerinin de alım gücünü eritmiştir. Ancak tablonun en karanlık yüzü vekil ve fahri statüsünde çalışan hocalarımızdır.

Asgari ücretin dahi altında bir bedelle, sosyal güvenceden yoksun veya eksik primle çalıştırılan bu hocalarımız, “eşit işe eşit ücret” ilkesinin açık bir ihlalidir. Anayasa’nın 55. maddesi, “Devlet, çalışanların yaptıkları işe uygun adaletli bir ücret elde etmeleri ve diğer sosyal yardımlardan yararlanmaları için gerekli tedbirleri alır” der. Mevcut tablo, bu anayasal hükmün taşrada askıya alındığının resmidir.


Müftülük Makamı: Kanunların Üstünde Bir Ada mı?

Belki de en yaralayıcı olanı, bazı il ve ilçe müftülerinin yönetim anlayışıdır. İdare hukuku, “idarenin kanuniliği” ilkesi üzerine kuruludur. Hiçbir amir, maiyetindeki memura kanun ve yönetmeliklerin dışında, şahsi kapris veya “ben yaptım oldu” mantığıyla muamele edemez.

Din görevlilerini yok sayan, kapısını onlara kapatan veya mevzuatı kendine göre yorumlayarak baskı kuran bir anlayış, sadece personelin motivasyonunu bozmakla kalmaz; aynı zamanda Türk Ceza Kanunu kapsamında “Görevi Kötüye Kullanma” ve “Mobbing” (Bezdiri) suçlarının sınırlarına girer. Müftülük makamı, tahakküm değil, rehberlik ve adalet makamı olmalıdır.

Sonuç ve Çözüm Çağrısı

Din görevlisi, cemaatin önünde namaz kıldıran bir figürden ibaret değildir; devletin taşradaki en uçtaki temsilcisidir. Bu temsil yetkisinin zedelenmemesi için:

  1. Merkezi Bütçe: Cami giderleri tamamen genel bütçeden karşılanmalı, din görevlisi “para toplayan” veya “derneğe hesap veren” konumundan kurtarılmalıdır.
  2. Kadro ve Güvence: Vekil ve fahri ayrımı kaldırılarak, tüm din görevlileri insan onuruna yakışır bir ücret ve kadro güvencesine kavuşturulmalıdır.
  3. Denetim ve Liyakat: Müftülüklerin idari işlemleri, kanunilik ve etik ilkeler çerçevesinde sıkı denetime tabi tutulmalıdır.

Unutulmamalıdır ki; mihrabı dernek odasına, minberi ekonomik kaygıya hapseden bir sistemin manevi bir ihyadan bahsetmesi mümkün değildir. Adalet, önce caminin içindeki omuz omuza saf tutanların hukukunu korumakla başlar.

Devamını Oku...
ADALETİN MÜHRÜNÜ KİMLER, NİÇİN KARARTIYOR?

ADALETİN MÜHRÜNÜ KİMLER, NİÇİN KARARTIYOR?

Bir kurumun saygınlığı, o kurumun binalarıyla değil, içinde görev yapanların adalet terazisiyle ölçülür. Hele ki bu kurum, İslam dininin izzetini ve toplumun maneviyatını temsil eden Diyanet İşleri Başkanlığı ise, oradaki her imza “Hak” adına atılmalı, her tutanak “Hakikat” üzerine bina edilmelidir.

Ancak son günlerde bir il müftülüğümüzde yürütülen soruşturma süreciyle ilgili gelen bilgiler, sadece vicdanları yaralamakla kalmıyor, açık bir hukuk katliamına işaret ediyor.

“Yazmayalım, Gerek Yok” Demek, Hakikati Örtmektir!

Soruşturmayı yürüten bir İl Müftü Yardımcısı, ifadesine başvurduğu din görevlisi hocalarımızın beyanlarını alırken adeta bir “sansür memuru” gibi davranmaktadır. Şahitlerin ve şikayetçilerin beyanları karşısında; “Buna gerek yok”, “Bunu yazmayalım”, “Sizden öncekiler zaten söyledi” diyerek tutanakları eksik tuttuğu, kritik beyanları hasıraltı ettiği aşikardır.

Buradan sormak istiyoruz: Sayın Müftü Yardımcısı, siz orada bir “hakikat arayıcısı” mısınız, yoksa belirli isimleri korumak için örülmüş bir “zırh” mı?

Bir soruşturmacının görevi, şikayet edilenleri ne pahasına olursa olsun korumak veya dosyayı önceden verilmiş kararlara uydurmak değildir. Göreviniz; kim, ne söylemişse onu virgülüne dokunmadan tutanağa geçirmek ve adaletin tecellisine hizmet etmektir. Şahitlerin beyanlarını seçerek, eleyerek veya küçümseyerek tutanağa geçirmemek, Türk Ceza Kanunu kapsamında “Görevi Kötüye Kullanma” ve “Resmi Belgede Sahtecilik” suçlarının sınırlarına girmektir.

Bu Adam Kayırmaca Değil de Nedir?

Hocalarımızın samimiyetle dile getirdiği gerçekleri sümen altı etmek, açıkça adam kayırmacılıktır. Eğer bu tutumunuzun arkasında bir art niyet yoksa, neden gerçeklerin kağıda dökülmesinden korkuyorsunuz? Bir din görevlisine yakışan, “Kenar-ı Dicle’de bir kurt aşırsa bir koyunu, gelir de adl-i ilahi sorar Ömer’den” şiarıyla hareket etmektir; “Dosyayı nasıl kapatırız?” hesabıyla değil!

Deşifre Etmekten de Şikayet Etmekten de Çekinmeyeceğiz!

Buradan açıkça ilan ediyoruz: Söz konusu İl Müftü Yardımcısının kim olduğu tarafımızca bilinmektedir. Eğer bu hukuk tanımaz tavır, bu “korumacı” ve taraflı tutum devam ederse;

  1. Bu şahsın kimliğini tüm sosyal medya hesaplarımızdan ve sitemizden deşifre edeceğiz. 2. Diyanet İşleri Başkanlığı nezdinde en üst düzeyde şikayetlerimizi ileterek, müfettiş eliyle bu sürecin yeniden incelenmesini talep edeceğiz.
  2. Eksik tutulan tutanaklar ve baskı altına alınan şahit beyanlarıyla ilgili yargı yoluna başvurarak bu adaletsizliğin hesabını hukuk önünde soracağız.

Diyanet teşkilatı, kimsenin kişisel nüfuz alanı veya “arkadaş koruma platformu” değildir. Kimse kendini hukukun ve hakikatin üzerinde görmesin. Adalet mülkün temelidir; o temeli sarsmaya kalkanlar, en başta o enkazın altında kalırlar.

Süreci anbean takip ediyoruz. Ya adaletle hükmedin ya da o koltuğu hak edene bırakın!

Devamını Oku...