Ekim ayının gelmesiyle birlikte, din hizmetine ömrünü adamış hocalarımızın, din görevlilerimizin ve camilerimizin hizmetini idrak ettiğimiz Camiler ve Din Görevlileri Haftası’na bir kez daha kavuştuk. Ancak ne yazık ki her yıl aynı tarihlerde, haftanın ruhuna ve temsil ettiği manevi ağırlığa yakışmayan tablolara üzülerek şahit oluyoruz.
Son yıllarda bir gelenek haline getirilmeye çalışılan; müftülerimizin ellerinde gül buketleriyle kurum kurum gezerek diğer kamu kurumlarının amirlerini ziyaret etmesi uygulaması, Tekbir-Sen olarak bizleri derinden yaralamaktadır.
Açıkça ifade etmek gerekir ki: Biz bu tabloyu tasvip etmiyoruz.
Saygı ve nezaket elbette kamu bürokrasisinin bir gereğidir. Ancak bu haftanın adı Camiler ve Din Görevlileri Haftası’dır. Haftanın asıl öznesi, ev sahibi ve tebrik kabul etmesi gereken tarafı din görevlilerimizin kendisidir. Müftülerimizin kurum amirlerinin kapısında gül dağıtan bir konumda değil; aksine o makam sahiplerinin müftülükleri ve din görevlilerini ziyaret ederek tebriklerini ilettiği bir duruşta olması gerekmez mi?
Müftülerimizin diğer kurum amirlerini ziyaret etmek için harcadıkları o kıymetli zaman ve enerji, çok daha ulvi ve anlamlı yerlere yönlendirilmelidir.
Mesela;
Ahirete irtihal etmiş hocalarımızın haneleri ziyaret edilebilir. O mübarek yuvalarda Kur’an-ı Kerim tilavetleri yapılıp dualar edilerek geride kalan aileleri onore edilebilir.
Vefat eden hocalarımızın yetim kalan çocuklarına sahip çıkılabilir. Eğer okuyan evlatları varsa, Türkiye Diyanet Vakfı (TDV) üzerinden burs imkânları ve eğitim destekleri sağlanarak vefanın sadece sözde kalmadığı gösterilebilir.
Yıllarca mihrapta ve kürsüde saçını ağartmış emekli hocalarımız unutulmamalıdır. Onların hanelerine gidilmeli, elleri öpülmeli, hediyeler takdim edilerek “Biz sizi unutmadık” mesajı verilmelidir.
Bunun yanı sıra, bu anlamlı hafta sadece kutlama mesajlarıyla geçiştirilmemelidir. Sayın Cumhurbaşkanımızdan, hükümet yetkililerimizden ve Diyanet İşleri Başkanlığımızdan; gece gündüz demeden, mesai mefhumu gözetmeksizin milletimizin manevi rehberliğini üstlenen din görevlilerimize yönelik somut müjdeler bekliyoruz. Özlük haklarından çalışma şartlarına, mali iyileştirmelerden kadro sorunlarına kadar atılacak adımlar, din görevlilerimizin motivasyonunu ve çalışma azmini artıracaktır.
Tekbir-Sen olarak çağrımız nettir: Şekilciliği ve protokol ziyaretlerini bir kenara bırakalım. Camiler ve Din Görevlileri Haftası’nı gösterişten uzak; ahde vefa, samimiyet ve somut kazanımlarla ihya edelim. Din görevlilerimiz, bir gülden çok daha fazlasını, hak ettikleri saygıyı ve değeri fazlasıyla hak etmektedir.
Bir Avrupa yolculuğunu düşündüğümüzde aklımıza çoğu zaman trenler, şehirler, farklı kültürler ve güzel anılar gelir. Oysa başarılı bir Avrupa hareketliliğinin arkasında ayrıntılı bir hazırlık, planlama, bütçe yönetimi ve krizlere karşı hazırlıklı olma süreci vardır.
Bunu, 14–18 Eylül 2026 tarihleri arasında Malatya’da gerçekleştirilen DiscoverEU Dahil Etme Eğitimi ile bir kez daha yakından görme fırsatı bulduk. Farklı üniversitelerden, kamu kurumlarından ve sivil toplum kuruluşlarından bu alanda proje yürüten katılımcıların bir araya geldiği eğitim oldukça yoğun ve uygulamalı geçti.
Eğitimde faaliyet tasarımından yöntem seçimine, öğrenme çıktılarından katılımcı seçimine, bütçelemeden ülke ve rota belirlemeye kadar DiscoverEU projelerinin bütün aşamaları ayrıntılı biçimde ele alındı.
Kâğıt üzerindeki plan, gerçek hayatta ne kadar uygulanabilir?
Eğitimin en dikkat çekici bölümlerinden biri, yapılan SWOT analizleri ve grup çalışmaları oldu. Projelerin yalnızca güçlü yönlerini değil, karşılaşılabilecek riskleri ve zayıf noktaları da önceden düşünmenin önemi ortaya konuldu.
İnternet erişiminin olmaması, ulaşım veya konaklama sorunları, pasaport ya da eşya kaybı, sağlık problemleri, kültür şoku, yalnızlık hissi ve beklenmeyen harcamalar gibi birçok ihtimal üzerinde duruldu.
Çünkü Avrupa’da seyahat eden bir genç için küçük görünen bir problem, farklı bir ülkede önemli bir krize dönüşebilir. Bu nedenle kriz ortaya çıktığında ne yapılacağını düşünmek kadar, krizi ortaya çıkmadan öngörmek de büyük önem taşıyor.
Doğru katılımcı, doğru rota, doğru bütçe
DiscoverEU Dahil Etme projelerinde katılımcı seçiminin yalnızca isim belirlemek olmadığı da eğitimde özellikle vurgulandı. Katılımcıların ihtiyaçları, beklentileri, iletişim becerileri ve proje hedefleriyle uyumları dikkate alınmalı.
Benzer şekilde Avrupa’da gidilecek ülkelerin belirlenmesi de sadece turistik tercihlere bırakılmamalı. Ulaşım, maliyet, güvenlik, konaklama, kültürel özellikler ve öğrenme hedefleri birlikte değerlendirilmelidir.
Bütçe yönetimi ise başlı başına önemli bir beceri. Ulaşım, konaklama, yemek ve kişisel harcamaların yanı sıra beklenmeyen giderlerin de hesaba katılması gerekiyor. Gençlerin kendi kaynaklarını doğru yönetebilmesi, hareketliliğin önemli kazanımlarından biri.
Seyahat değil, öğrenme deneyimi
DiscoverEU’nun asıl değerinin yalnızca farklı ülkeleri görmek olmadığını eğitim boyunca daha iyi anladık.
Gençlerin farklı kültürlerle iletişim kurması, çevre konusunda farkındalık kazanması, dijital araçları bilinçli kullanması, bütçesini yönetmesi, karşılaştığı sorunlara çözüm üretmesi ve gerektiğinde yardım isteyebilmesi de bu deneyimin önemli parçaları.
Bu nedenle faaliyet ile öğrenme çıktıları birbirinden kopuk olmamalı. Proje sonunda gençte neyin değiştiği; gözlemler, grup çalışmaları ve katılımcı geri bildirimleriyle değerlendirilebilmeli.
Kısacası, başarılı bir DiscoverEU projesi Avrupa’ya gitmeden önce başlıyor. Katılımcı seçiminden rota planlamasına, bütçeden kriz yönetimine kadar yapılan her hazırlık, gençlerin yaşayacağı deneyimin niteliğini doğrudan etkiliyor.
Malatya’dan geriye kalan
Malatya’daki bu eğitim benim için bir proje hazırlama programından çok daha fazlasıydı. Farklı kurum ve kuruluşlardan gelen proje yürütücülerinin deneyimlerini paylaşması, grup çalışmalarında farklı bakış açılarının ortaya çıkması ve gerçek hayatta karşılaşılabilecek sorunların uygulamalarla ele alınması önemli kazanımlar sağladı.
Bu vesileyle, başta T.C. Dışişleri Bakanlığı Avrupa Birliği Başkanlığı Türkiye Ulusal Ajansı olmak üzere, eğitim sürecinde görev alan değerli uzmanlara özellikle teşekkür etmek istiyorum.
Uzmanların son derece iyi niyetli, paylaşımcı ve yol gösterici bir anlayışla sahip oldukları bilgi ve deneyimleri bizlerle paylaşmaları, sorularımızı ayrıntılı biçimde yanıtlamaları ve uygulamada karşılaşabileceğimiz sorunları en ince ayrıntısına kadar açıklamaları bizleri gerçekten çok iyi aydınlattı.
SWOT analizlerinden uygulamalara, grup çalışmalarından kriz senaryolarına kadar dolu dolu geçen bu eğitim; projelerimizi daha gerçekçi, kapsayıcı, güvenli ve gençler açısından daha anlamlı tasarlamamıza önemli katkılar sundu.
Emeği geçen tüm Ulusal Ajans uzmanlarına gönülden teşekkür ediyorum. Farklı üniversitelerden ve kurumlardan gelen değerli proje yürütücüleri, dernek başkanları ve yetkilileriyle aynı eğitim ortamını paylaşmaktan, birbirimizin deneyimlerinden öğrenmekten ve sizlerle tanışmaktan büyük mutluluk duydum. Bu güzel birlikteliğin yeni projelere, yeni iş birliklerine ve güzel dostluklara vesile olmasını diliyorum. Daha nice başarılı projelerde yeniden bir araya gelmek ve birlikte güzel çalışmalara imza atmak dileğiyle…
Sendikacılık, masada değil sahada başlar; kapalı kapılar arkasında değil, alın terinin ve samimiyetin aktığı yerde yürütülür. Tekbir-Sen olarak bizler, ilk günden itibaren saha sendikacılığını temel bir ilke kabul ettik. Taşranın en uzak köşesinde, en zor şartlarda samimiyetle hizmet veren din görevlilerimizin yaşadığı sorunları bizzat yerinde tespit ediyor; bu sorunları yüzeysel tartışmalarla heba etmeden doğrudan çözümün ana kaynağına taşıyoruz.
Biliyoruz ki, doğru bir yolda kararlılıkla yürüyenlerin karşısına engeller çıkarılacaktır. Yürüttüğümüz bu ilkeli mücadelenin, kendi şahsi menfaatlerini ve egolarını tatmin etme derdinde olan çevreleri rahatsız etmesi kaçınılmazdır. Hatta şunun gayet bilincindeyiz: Yapmış olduğumuz çalışmalardan olumlu tepkilerin yanında, rahatsız olanların olumsuz tepkileri de gelmiyorsa, bu bizim yeterince etkin olamadığımızın, yani başarısızlığımızın göstergesidir. Karşılaştığımız her direnç, doğru yolda olduğumuzun en net ispatıdır.
Tekbir-Sen’in taviz vermeyeceği iki kırmızı çizgisi vardır: Diyanet İşleri Başkanlığımız ve insan onuru.
Diyanet İşleri Başkanlığı, milletimizin manevi kalesidir. Bu güzide kurumu ve onun fedakâr mensuplarını hedef alan, toplum nezdinde itibarını zedelemeye çalışan malum medya organlarını ve odakları anbean takip ediyor, asılsız iddialarına ve yıpratma çabalarına anında gerekli hukuki ve manevi cevabı veriyoruz. Bizler, Diyanet İşleri Başkanlığımızla uyumlu, yapıcı ve sorumlu bir sendikacılık anlayışını benimsiyoruz. Sorunların çözümü noktasında kurumumuzun üst kademesiyle sürekli istişare halinde olmayı ve yapıcı bir diyalog yürütmeyi öncelik kabul ediyoruz.
Ancak ne yazık ki sahada karşılaştığımız tablo, hem Anayasa ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun (DMK) temel ilkelerine hem de Diyanet İşleri Başkanlığı mevzuatına aykırı düşen ciddi aksaklıkları ve usulsüzlükleri gözler önüne sermektedir:
1. Reşit Olmayan Tutumlar ve Rehberlik Anlayışından Uzak Denetimler
Denetimin esas amacı, 657 sayılı DMK ve ilgili Kurum Mevzuatı uyarınca kamu hizmetlerinin verimli, mevzuata uygun yürütülmesini sağlamak ve personeli eğitip yönlendirmektir (rehberlik etmektir). Ancak bazı murakıpların camilerimizi ve Kur’an Kurslarımızı denetlerken sergiledikleri olumsuz tavırlar din görevlilerimizi derinden üzmektedir. Murakıpların denetime sanki yapıcı bir rehberlik için değil, ne pahasına olursa olsun bir hata ve kusur bulma hırsıyla gelmiş izlenimi vermeleri, kamu idaresinin ciddiyetiyle bağdaşmamaktadır.
Daha da ötesi; bazı murakıpların murakebe defterlerini “yeni sistemde defterler imzalanmıyor, biz sisteme giriyoruz” bahanesiyle imzalamaktan kaçınmaları, açıkça usul ve esaslara aykırı olup bu kişilerin art niyet taşıdıklarının en somut nişanesidir. Mevzuat gereği fiziki olarak tutulan ve teftiş/rehberlik izlerini taşıması gereken resmi evrakların yetkili personelce imzalanması yasal bir zorunluluktur; dijital sisteme veri girişi yapılması, mevcut fiziki evrakı usulsüz şekilde imzasız bırakmanın gerekçesi olamaz.
2. Sendikal Özgürlüklere Müdahale ve Anayasal İhlaller
Göreve yeni başlayan çiçeği burnunda din görevlilerimize, göreve başlama evraklarının arasında “malum sendikanın” üyelik formlarının memurlar eliyle fark ettirilmeden imzalattırılması; DMK’nın tarafsızlık ilkelerine, Anayasa ile güvence altına alınan örgütlenme özgürlüğüne ve Sendikalar Kanununa açıkça aykırıdır. Mobbing ve usulsüzlük boyutuna ulaşan bu uygulama derhal son bulmalıdır.
3. Taraf Tutan Yöneticiler ve Tarafsızlık İlkesinin İhlali
657 sayılı Kanun’un 7. maddesi amir hüküm olarak devlet memurlarının tarafsızlığını esas alır. Buna rağmen bazı il ve ilçe müftülüklerinde görev yapan şube müdürleri, murakıplar ve müftülerin; temsilcilerimize ve üyelerimize karşı açıkça cephe alması, tarafsızlık ilkesini hiçe sayarak malum sendikanın birer temsilcisi gibi hareket etmesi hem hukuki hem de mesleki etik açıdan kabul edilemez.
4. Bağımsızlık İllüzyonu ve Tarafsızlığın Yitirilmesi
Ankara ziyaretlerinde malum sendikanın genel merkezine gidip onların misafirhanelerinde konaklayan idarecilerin, sahada başka sendikalara karşı sergilediği hasmane tutumlar bizim bu iddialarımızın en somut delilidir. Bir kurum amirinin tarafsızlığını ve idari bağımsızlığını gölgeleyecek bu tür ilişkiler, kurum içi adaleti zedelemektedir.
5. İhmal Edilen Din Görevlileri ve Kamu İmkânlarının İstismarı
Lojmanların bakımsız ve oturulamayacak halde kaderine terk edilmesi, idarecilerin din görevlilerimizin insani ve mesleki sorunlarına sırtını dönmesi ve yalnız bırakması kabul edilemez. Tekbir-Sen olarak bizler, müftülüklerin kuruma kazandırdığı araç-gereçlerle değil; şahsi işleri için Ankara’ya giderken Türkiye Diyanet Vakfı’nın (TDV) imkânlarını ve kamu kaynaklarını kendi kişisel çıkarları için kullanan anlayışla mücadele ediyoruz.
Diyanet İşleri Başkanlığımızın gücünü arkasına alarak, kendisine emanet edilen makamı din görevlilerimiz üzerinde bir baskı aracı olarak kullananlar ve egolarını tatmin etmeye çalışanlar Tekbir-Sen’in doğrudan hedefindedir.
Tüm din görevlilerimiz şunu çok iyi bilmelidir: Sahanın her karışında Tekbir-Sen vardır ve Tekbir-Sen’in olduğu yerde hiçbir din görevlisi yalnız değildir.
Saha gözlemlerimizden doğan tüm bu aksaklıkları, hukuki usulsüzlükleri ve somut çözüm önerilerimizi Diyanet İşleri Başkanlığımızın makamına iletmiş bulunmaktayız. Biz sorun üreten değil, sorun çözen bir iradeyiz. Hem kurumumuzu yıpratmaya çalışan malum çevrelerle hem de makamının ve denetim yetkisinin gücünü din görevlimizin onurunu zedelemek için kullanan yöneticilerle kanunlar, mevzuat ve hukuk çerçevesinde sonuna kadar mücadele etmeye devam edeceğiz.
Tekbir-Sen: Hakkın, Emeğin, Mevzuatın ve Onurun Güvencesi.
Tekbir-Sen olarak, kurulduğumuz ilk günden bu yana sendikacılığı masa başında değil, sahanın tam kalbinde yapma sözü verdik. Din görevlilerimizin, diyanet ve vakıf çalışanlarımızın yaşadığı haksızlıklar karşısında susarsak, sorunları cesaretle gündeme taşımazsak, diğer yapılardan ne farkımız kalır?
Genel Başkanlığımız bünyesinde, kanunların ve 2005/14 sayılı Başbakanlık Genelgesi‘nin sendikamıza tanıdığı yetkilere dayanarak, üyelerimizden ve sahada görev yapan kardeşlerimizden gelen şikayetleri kamuoyuyla paylaşmamız birilerini ciddi şekilde rahatsız etmiştir. Açıkça ifade ediyoruz: Bu rahatsızlık, doğru yolda olduğumuzun en net nişanesidir ve bizleri ziyadesiyle memnun etmiştir!
Bir murakıp hakkında tarafımıza ulaşan ciddi iddiaları sosyal medya ve kamuoyu kanalıyla dile getirmemiz üzerine, ilgili şahsın duyduğu huzursuzluk sürpriz değildir. İyi ki de rahatsız olmuştur!
Söz konusu murakıp ile ilgili tablo ortadadır:
Yaklaşık bir yıl önce düzenlenen aylık mutad toplantıda din görevlilerimizin İlçe Müftüsüne doğrudan ilettiği şikayetler,
Din görevlilerimizin bizzat dilekçeleriyle kayda geçirdiği somut beyanlar,
Bir mahallemizde yapılan denetimlerde takınılan tutum ve davranışlardan rahatsız olan mahalle halkı ile Mahalle Muhtarının haklı tepkileri…
Tüm bu şikayetler sıcaklığını ve tazeliğini korurken; konuyu incelemek üzere görevlendirilen İl Müftü Yardımcısının (muhakkikin) izlediği taraflı tutum kabul edilemezdir. Müştekilere müdahale edildiği, verilen ifadelerin birçoğunun tutanaklara bilinçli olarak yansıtılmadığı ve olayın adeta kılıfına uydurularak aklama sürecine dönüştürüldüğü net bir şekilde görülmüştür.
Bizim inancımız da adalet anlayışımız da şaibe götürmez. Bu nedenle, taraflı yürütülen bu soruşturmaya itirazımızı yaparak konuyu doğrudan Diyanet İşleri Başkanlığımıza taşıdık. Etik ve hukuki ilkeler gereği, bu dosyanın Başkanlığımızdan görevlendirilecek bağımsız müfettişler eliyle, objektif bir şekilde incelenmesi şarttır.
Süreçten hem yanlı soruşturmaya imza atan İl Müftü Yardımcısı hem de malum murakıp rahatsız olmuştur. Her iki muhtereme de devletin kanunlarını, mevzuatını ve sendikal hakları düzenleyen Başbakanlık Genelgesini bir kez daha hatırlatıyoruz: Hiç kimse makamının arkasına saklanarak kamu görevlisinin hakkını gasp edemez, adil soruşturma hakkını gölgeleyemez.
Tekbir-Sen gücünü hiçbir vesayet odaklı yapıdan değil; anayasadan, kanunlardan ve siz değerli Diyanet ve Vakıf çalışanlarımızın helal desteğinden almaktadır.
Saha sendikacılığının gereğini yapmaya, adaletsizliğin üzerine cesaretle gitmeye ve hak ve adalet karşısında duranları rahatsız etmeye devam edeceğiz!
Kamuoyuna ve tüm teşkilatımıza saygıyla duyurulur.
Bir zamanlar modern tıbbın mucizesi olarak kabul edilen antibiyotikler, bugün insanlığın geleceği açısından en önemli sağlık sorunlarından birinin merkezinde bulunuyor.
Penisilinin keşfiyle başlayan antibiyotik çağı, milyonlarca insanın hayatını kurtardı. Zatürre, idrar yolu enfeksiyonları, sepsis ve daha birçok bakteriyel hastalık tedavi edilebilir hale geldi. Cerrahi operasyonlardan organ nakillerine, yoğun bakım uygulamalarından kanser tedavilerine kadar modern tıbbın pek çok alanı etkili antibiyotiklere dayanıyor.
Ancak bakteriler de mücadele ediyor.
Antibiyotiklerin gereksiz ve yanlış kullanılması, bakteriler üzerinde bir seçilim baskısı oluşturuyor. Hassas bakteriler ortadan kalkarken dirençli bakteriler hayatta kalıyor, çoğalıyor ve direnç özelliklerini başka bakterilere aktarabiliyor.
Böylece bugün kolaylıkla tedavi edilebilen bir enfeksiyon, yarının ciddi sağlık problemine dönüşebiliyor.
Bu durumun bilimsel adı antimikrobiyal direnç.
Ve artık bu sorun yalnızca hastanelerin veya hekimlerin sorunu olmaktan çıktı.
Dünya yeni bir antibiyotik direnci dönemine giriyor
Dünya Sağlık Örgütü, 2026 yılında antimikrobiyal dirençle mücadele için 2026–2036 Küresel Eylem Planı’nı kabul etti.
Bu gelişme, konunun artık küresel sağlık gündeminin en üst sıralarında olduğunu gösteriyor.
WHO’nun yaklaşımındaki en önemli değişikliklerden biri ise “Tek Sağlık – One Health” anlayışının daha güçlü biçimde öne çıkarılması.
Çünkü insan sağlığı; hayvan sağlığından, tarımdan, sudan, gıdadan ve çevreden bağımsız değil.
Bakteriler sınır tanımıyor.
Bir hastanede ortaya çıkan dirençli bir bakteri çevreye, atık sulara veya başka ekosistemlere ulaşabiliyor. Aynı şekilde çevrede bulunan direnç genleri de insan ve hayvan sağlığını etkileyebiliyor.
Dolayısıyla antibiyotik direncini yalnızca reçete üzerinden değerlendirmek artık mümkün değil.
Antibiyotik direnci aynı zamanda bir çevre problemidir.
WHO’nun 2026–2036 Küresel Eylem Planı da tam olarak bu bütüncül yaklaşımı güçlendirmeyi amaçlıyor.
Peki mikroplastiklerin bununla ne ilgisi var?
İşte son yıllarda bilim dünyasında giderek daha fazla dikkat çeken soru bu.
Mikroplastikler, boyutu 5 milimetreden küçük plastik parçacıklarıdır. Bugün denizlerde, nehirlerde, toprakta, içme suyu kaynaklarında ve hatta atmosferde karşımıza çıkabiliyorlar.
Fakat mikroplastiklerin çevresel etkisi yalnızca plastik kirliliği ile sınırlı olmayabilir.
Mikroplastiklerin yüzeyleri, bakterilerin tutunabileceği ve biyofilm oluşturabileceği özel mikro-ortamlar meydana getirebiliyor. Bu yapılara bilim dünyasında “plastisphere” adı veriliyor.
İşte asıl dikkat çekici nokta burada başlıyor.
Son dönemde yapılan araştırmalar, bu mikroplastik yüzeylerinde antibiyotik direnç genleri taşıyan bakterilerin ve hareketli genetik elementlerin birikebildiğini gösteriyor.
Ağustos 2026’da yayımlanan güncel bir araştırmada, doğal olarak yaşlanmış düşük yoğunluklu polietilen (LDPE) mikroplastiklerin üzerinde oluşan mikrobiyal topluluklarda fırsatçı patojenler ile klinik açıdan önemli antibiyotik direnç genleri ve hareketli genetik elementler birlikte tespit edildi.
Araştırmacılar, yaşlanmış mikroplastiklerin nehir ortamlarında antimikrobiyal direncin yayılması açısından rezervuar ve taşıyıcı rol oynayabileceğine dikkat çekiyor.
Bu sonuç son derece düşündürücü.
Çünkü mikroplastik artık yalnızca “çevrede bulunan küçük plastik parçacıkları” olarak görülmemeli.
Belki de bazı koşullarda mikroplastikler, bakterilerin bir araya geldiği, direnç genlerinin taşındığı ve çevrede daha uzun süre kalabildiği mikroskobik platformlara dönüşebiliyor.
Görünmeyen iki tehlike aynı yerde buluşuyor
Bir tarafta mikroplastikler…
Diğer tarafta antibiyotikler ve antibiyotik direnç genleri…
Ve bunların buluştuğu yer çoğu zaman su ve atık su sistemleri.
Bu nedenle gelecekte su güvenliğini değerlendirirken yalnızca “suda mikroplastik var mı?” veya “suda antibiyotik kalıntısı var mı?” sorularını sormak yeterli olmayabilir.
Asıl sorumuz şu olmalı:
Bu maddeler aynı ortamda nasıl etkileşiyor?
Çünkü çevre, laboratuvarımızın dışında gerçekleşen devasa bir biyolojik deney alanıdır.
Antibiyotik kalıntıları bakteriler üzerinde seçilim baskısı oluşturabilir. Mikroplastikler bakterilerin tutunabileceği yüzeyler sağlayabilir. Biyofilmler bakterileri bir araya getirebilir. Direnç genleri ise farklı bakteriler arasında taşınabilir.
Bu süreçlerin tamamını henüz bütün ayrıntılarıyla bilmiyoruz.
Ancak bilimsel bulgular bize önemli bir uyarı veriyor:
Mikroplastik kirliliği ile antibiyotik direncini birbirinden tamamen bağımsız iki sorun olarak değerlendirmek artık yeterli olmayabilir.
Çözüm yalnızca yeni antibiyotik bulmak değil
Elbette yeni antibiyotiklere ihtiyacımız var.
Bilim insanları yeni etki mekanizmalarına sahip moleküller geliştirmek, dirençli bakterilerin zayıf noktalarını bulmak ve mevcut antibiyotikleri daha etkili kullanmak için yoğun biçimde çalışıyor.
Fakat yalnızca yeni antibiyotik üretmek sorunu çözmeyecektir.
Çünkü bakteriler yeni antibiyotiklere de zaman içinde direnç geliştirebilir.
Bu nedenle bir taraftan yeni ilaçlar geliştirirken diğer taraftan elimizdeki antibiyotikleri korumamız gerekiyor.
Gereksiz antibiyotik kullanımını azaltmalıyız.
Viral enfeksiyonlarda antibiyotik kullanılmaması gerektiğini toplumun her kesimine anlatmalıyız.
Hayvancılık ve tarımda antibiyotik kullanımını bilimsel esaslara göre yönetmeliyiz.
Atık suları daha etkin biçimde izlemeliyiz.
Ve artık çevresel araştırmalarda mikroplastikler ile antibiyotik direnci arasındaki ilişkiyi de dikkate almalıyız.
Antibiyotikler gelecek nesillerin mirasıdır
Belki de konuya bakış açımızı değiştirmemiz gerekiyor.
Antibiyotik yalnızca bugün kullandığımız bir ilaç değildir.
Antibiyotikler, gelecek nesillerin de kullanması gereken ortak bir sağlık mirasıdır.
Bugün gereksiz kullandığımız bir antibiyotik, dirençli bakterilerin seçilmesine katkıda bulunabilir.
Çevreye bıraktığımız antibiyotik kalıntıları ve direnç genleri ise bizim yaşadığımız çevreyle sınırlı kalmayabilir.
Mikroplastikler de bu karmaşık çevresel döngünün yeni ve henüz tam olarak anlaşılmamış bir parçası olarak karşımıza çıkıyor.
Bu nedenle antibiyotik direnci artık yalnızca farmakolojinin veya enfeksiyon hastalıklarının konusu değildir.
Bu konu aynı zamanda kimyanın, biyolojinin, çevre bilimlerinin, su yönetiminin, veterinerliğin, tarımın ve halk sağlığının ortak sorunudur.
Gelecekte başarılı olmak istiyorsak yalnızca bakteriye karşı değil, direncin ortaya çıkmasını ve yayılmasını kolaylaştıran bütün çevresel koşullara karşı mücadele etmeliyiz.
Çünkü bakteriler değişiyor.
Bilim de geçirmek zorunda.
Ve belki de antibiyotik çağını sona erdirmemenin yolu, daha fazla antibiyotik kullanmak değil; elimizi daha az antibiyotiğe götürmek, elimizdeki antibiyotikleri korumak ve çevremizdeki görünmeyen direnç mekanizmalarını zamanında fark etmektir.
Kaynaklar
1. World Health Organization (WHO). The World Health Assembly adopts updated Global Action Plan on Antimicrobial Resistance (2026–2036). 25 May 2026.
2. Antimicrobial resistomes in plastisphere-associated microbes over aged low-density polyethylene microplastics in the Haora River of Tripura, India. Water Environment Research, 2026.
Bazı insanlar çağları aşar. Onları yalnızca kendi dönemlerinin insanı olarak değerlendiremeyiz; çünkü bıraktıkları eser hâlâ elimizde, bıraktıkları soru hâlâ zihnimizdedir. İbn-i Sînâ işte böyle bir isimdir. 17–23 Ağustos İbn-i Sînâ Haftası vesilesiyle onu yeniden hatırlamak, hem akademisyenlerimiz hem de tıp öğrencilerimiz için önemli bir fırsat.
Aslında herkesin hatırlaması gerekiyor.
Yaklaşık bin yıl önce yaşamış bir şahsiyetten söz ediyoruz. Ama onu gerçekten tanımak için tarihini ezberlemek yetmez; onu merak etmek, sorgulamak, yöntemini anlamaya çalışmak gerekir.
Bir gencin merakından doğan bilim
Hayat hikâyesine baktığımızda, henüz 16 yaşlarında tıp ve fizyolojiyle ilgilenmeye başladığını, kısa sürede önemli bir bilgi birikimine ulaştığını ve deneyler yaptığını görüyoruz. Onu yalnızca “çok şey bilen bir hekim” olarak tanımlamak eksik kalır; çünkü asıl önemli olan bilgiye nasıl ulaştığıdır.
Bilgi, deneyle anlam kazanır. O tarihte gözlem yapan, deneyler gerçekleştiren ve elde ettiği sonuçları hastaların tedavisinde kullanmaya çalışan genç bir bilim insanı düşünün. Gözlem yapıyor, deneylerden yararlanıyor, elde ettiği sonuçları değerlendiriyor ve buradan genel sonuçlara ulaşmaya çalışıyordu.
Bugünkü bilimsel düşüncenin temelinde de gözlem, sorgulama ve kanıt arayışı yok mu?
Tıp öğrencilerime burada durup düşünmelerini isterim: Diploma bir bitiş çizgisi değil, bir başlangıç noktasıdır. Dün tedavi edilemeyen hastalıklar bugün tedavi edilebiliyor; dün bilinmeyen mekanizmalar bugün moleküler düzeyde açıklanabiliyor.
İyi bir hekim “Ben biliyorum” diyen değil, “Daha ne öğrenebilirim?” diye soran hekimdir.
Disiplinler arasındaki buluşma noktası
İbn-i Sînâ’nın hayatında yalnızca tıpla uğraşan bir hekim görmeyiz. Felsefe, mantık, matematik, fizik, astronomi — hepsiyle ilgilenmiş. Bugünün multidisipliner bilim anlayışını düşündüğümüzde, İbn-i Sînâ’nın bu çok yönlü yaklaşımı dikkat çekici bir örnek olarak karşımıza çıkıyor.
Bir ilacın geliştirilmesi bugün de tek bir bilim dalının işi değil. Kimya, biyoloji, toksikoloji, moleküler biyoloji, biyoinformatik, istatistik, yapay zekâ ve hesaplamalı bilimler gibi daha bir çok bilim ile çoğu zaman aynı araştırma sorusunun etrafında buluşuyor.
Büyük bilim, çoğu zaman dalların birbirinden ayrıldığı yerde değil, birbiriyle buluştuğu noktada ortaya çıkar.
Kaynaklara göre, Buhara’daki saray hekimliği döneminde hastalanan hükümdarı tedavi etmiş ve bu başarının ardından saray kütüphanesindeki tıp eserlerine erişim imkânı bulmuş. Burada dikkat çekici olan bir hükümdarın iyileşmesi değil; İbn-i Sînâ’nın bu fırsatı daha fazla öğrenmek için kullanmasıdır.
Tıp neden yapılır?
İbn-i Sînâ’nın hastalarını kazanç için değil, iyilik ve insan yararı amacıyla tedavi ettiği aktarılır.
Aradan bin yıl geçmiş olsa da bu, tıp mesleğinin en temel sorusunu bugün de karşımıza koyuyor:
Tıp neden yapılır?
Elbette modern tıp artık yalnızca hekimin kişisel deneyimine dayanamaz. Kanıta dayalı tıp, klinik araştırmalar, etik kurullar, istatistiksel değerlendirmeler ve hasta güvenliği bugünün sağlık sisteminin vazgeçilmez parçaları.
Ama bütün bu yapının merkezinde hâlâ aynı insan var:
Hasta.
Bilim ne kadar teknolojik hâle gelirse gelsin, insan odaklılığını kaybetmemeli.
Bugünün laboratuvarında bin yıllık soru
İbn-i Sînâ’nın karşılaştığı sorunlarla bizim bugün karşılaştığımız sorunlar aynı değil elbette. O dönemde genetik, mikrobiyota, kanser biyolojisi ya da yapay zekâ destekli ilaç tasarımı gibi şeyler bilinmiyordu. Bugün elimizde olağanüstü teknolojiler var. Ama teknoloji tek başına bilim değildir; bilim, teknolojiyi doğru sorularla buluşturabilme sanatıdır.
Laboratuvarlarımızda molekülleri nanometre düzeyinde inceliyor, yeni ilaç adayları sentezliyor, yapay zekâyla moleküler etkileşimleri tahmin ediyor, kanser hücrelerinin davranışını araştırıyoruz. Bütün bunlar aslında bin yıl önce sorulan aynı temel sorunun modern araçlarla sürdürülmesi:
İnsan sağlığını nasıl daha iyi koruyabiliriz?
Son söz: bizden sonra ne kalacak?
İbn-i Sînâ 57 yaşında hayata veda etti; ama düşünceleri yüzyıllar boyunca yaşamaya devam etti ve eserlerini hala okuyoruz. Çünkü bir bilim insanının gerçek ömrü, biyolojik ömründen çok daha uzundur.
Bu yüzden özellikle genç meslektaşlarıma sormak isterim: Bizden sonra hangi bilgi kalacak? Hangi araştırmamız bir genç bilim insanına ilham verecek? Hangi çalışmamız bir hastanın hayatına dokunacak?
17–23 Ağustos İbn-i Sînâ Haftası vesilesiyle, tıp tarihimizin bu büyük ismini saygıyla anıyor Allah’tan rahmet diliyorum.
Bugünkü köşe yazımda hepimizin malumu olan, aslında çok iyi bildiğimiz halde tepki göstermekten çekindiğimiz acı bir gerçekten bahsetmek istiyorum.
Özellikle bazı il ve ilçe müftülüklerinde göreve yeni başlayan din görevlilerimize, daha işe başlama evraklarıyla birlikte Diyanet-Sen üyelik formlarının da adeta bir zorunlulukmuş gibi imzalattırıldığına şahit oluyor, duyuyoruz. Maalesef bu duruma zamanla alıştırıldık. Fakat geçenlerde bir hoca hanımın anlattıklarını duyunca adeta şok oldum.
Diyanet-Sen’in bir şube başkanı, yeni göreve başlayan ve sendikaya üye olmak istemeyen Kur’an kursu öğreticisi hoca hanımlara çok sert bir şekilde çıkışarak şu ifadeleri kullanmış:
“Siz 28 Şubat’ı yaşamadınız, bilmezsiniz; biz yaşadık! Biz sizler için mücadele ederken siz neden üye olmuyorsunuz? Biz olmasaydık sizler ezilecektiniz, sizin yaptığınız nankörlüktür!”
Şimdi bu sözleri sarf eden o zata huzurunuzda sormak isterim:
Merhum Erbakan Hocamıza gözdağı vermek için Sincan’da tanklar yürütülürken siz neredeydiniz? Başörtüsüne özgürlük için bizler meydanlarda dondurucu soğuklarda mücadele verirken siz neredeydiniz?
Ne yazık ki malum sendika, artık hizmet sendikacılığı yapmak yerine “tehdit ve vaat sendikacılığı” yapmaya başladı. Nitekim bir şube başkanının sosyal medyada kullandığı “Biz olmasaydık siz yargı yoluna gidemezdiniz” tarzındaki kibirli açıklamalara da hep birlikte şahit olduk.
Yine İstanbul’da Diyanet-Sen’den istifa eden bir hocamızı, ilçe müftülüğünün hac ve umreden sorumlu şube müdürünün arayarak; “Hocam neden istifa ettin? İstifanı geri al, seni umreye gönderelim” demesi, bulundukları devlet makamını bir sendikanın menfaati için nasıl araçsallaştırdıklarının en somut ispatıdır. Kamu makamları, bir sendikanın üye devşirme ofisi değildir!
Kıymetli dostlar;
Sözlerimi bitirirken bir hakkı da teslim etmek gerekir. Şüphesiz ki işini layıkıyla yapan, sendikal ayrım gözetmeksizin her kurum çalışanına eşit mesafede duran ve diyaloğu mükemmel olan çok kıymetli il/ilçe müftülerimiz ve şube müdürlerimiz de var.
Aynı şekilde Diyanet-Sen içerisinde de samimiyetle çalışan, ürettiği projelerle ön plana çıkan, diğer sendikalarla nezaket çerçevesinde diyalog kuran ve sendikasından istifa edenlere kin gütmeyip anlayış gösteren şube başkanlarımız da mevcut. Onları bu üsluptan ve anlayıştan tenzih ediyorum.
Ancak kurumsal gücü ve dini duyguları bir baskı unsuru haline getiren, “biz olmasaydık siz hiçtiniz” kibriyle hareket eden zihniyete artık “dur” deme zamanı gelmiştir. Din görevlisi özgür iradesiyle karar verir; tehdit ile değil, adalet ve samimiyetle yönetilir.
Kendi kendime sorular sordum ve geçmişime daldım, “bugünde böyle olsun” dedim ve kalemimi elime aldım.
Yaşadığım şehri şehir yapan ne idi?
Yolları mı?
Binaları mı?
Alışveriş merkezleri mi?
Bence hayır…
Bir şehri şehir yapan; o şehrin insanı idi, kültürü idi, geçmişi idi, hatıraları idi.
Doğduğum şehir Yozgat, sadece haritada İç Anadolu’nun ortasında duran bir şehir değildi. Burası dedelerimizin, babalarımızın alın teridir, ninelerimizin duaları idi, çocukluğumuzun geçtiği sokaklardı, yani tarihimizdi, geçmişimizdi.
Eskiden mahallede, yürüdüğümüz sokaklarda herkes birbirini tanırdı.
Kapılar kilitlenmezdi, çok rahatlıkla herhangi bir evden bir bardak su isteyebilirdik.
Komşunun derdi bizim derdimizdi. Bir anda çevresinde dağ gibi olurduk.
Bir evde düğün varsa bütün mahalle orada idi.
Bir cenaze varsa herkes omuz verirdi.
İşte Yozgat’ın ya da Anadolu’daki herhangi bir şehrimizin gerçek zenginliği buydu.
Bugün teknoloji gelişti…
Zenginleştik…
Evler büyüdü…
Ama gönüllerimiz küçüldü sanki.
Eskiden cumbalı konakların pencerelerinden ya da kerpiçli evlerden çocuk sesleri yükselirdi. Bahçelerde tandırlar yanar, komşular birbirine sıcak ekmek gönderirdi. Kokusunu hala hissediyorum, tadını ise asla unutamadım. Şimdi o konakların çoğu sessiz, kerpiç evler zaten yıkılmış. O sokaklardan geçenler ise onların anlattığı hikâyeleri bilmiyor. Sessizliğe bürünmüş her yer…
Oysa her konağın bir hatırası, her sokağın bir hikâyesi vardır.
Yozgat’ın mutfağını ise anlatamazsınız ki, tatmalısınız.
Mesela madımak sadece bir yemek değildir.
Arabaşı sadece bir çorba değildir.
Tandır kebabı sadece et değildir. Testi kebabı çok farklı bir şey.
Onlar, aynı sofranın etrafında toplanan ailelerin sevgisidir. Tek başınıza zaten bir anlam ifade etmez…
Bir başka güzelliğimiz de türkülerimizdir.
Sürmeli çalınca, gurbeti yaşamayan bile içinden bir şeylerin koptuğunu hisseder. Dalar gidersiniz.
Halay başladığında insanlar sadece oyun oynamaz. Omuz omuza vermeyi öğrenir. Birlik olmayı öğrenir.
Yozgat’ın en büyük serveti ne diye sorsalar? “Ne altındadır ne de toprağındadır” derim
En büyük serveti insanıdır.
Çalışkan insanıdır.
Dürüst insanıdır.
Vefalı insanıdır.
Ama üzülerek görüyorum ki bugün gençlerimiz birer birer başka şehirlere gidiyor ve yukarıda saydıklarım meziyetler ise bir bir yok oluyor. İnsanlar farklılaşıyor, bencilleşiyor.
Köylerimiz yaşlanıyor ve boşalıyor.
Esnafımız eski günleri özlüyor para gelmeyince bocalıyor.
El sanatlarımız unutuluyor.
Çocuklarımız dedelerinin anlattığı hikâyeleri artık bilmiyor hatta dinlemekte istemiyor.
İşte asıl kaybetmememiz gereken budur yani kültürümüzdür.
Çünkü kültürünü kaybeden toplumlar, zamanla kimliklerini de kaybederler. Boşluğa düşerler.
Bizim asıl görevimiz çocuklarımıza bu toprakların hikâyesini anlatmak ve yaşamaktır.
Onlara Yozgat’ın yada doğduğu şehrin neden özel bir şehir olduğunu öğretmektir.
Çünkü insan doğduğu yeri sever.
Ama tanıdığı kadar anlatıldığı kadar sever.
Bildiği kadar sahip çıkar.
Gelin…
Yozgat’ı ya da yaşadığınız yeri yeniden keşfedelim.
Eski konaklarımızı gezelim.
Türkülerimizi dinleyelim.
Yöresel yemeklerimizi çocuklarımıza öğretelim, beraberce yiyelim.
Köylerimizi unutmayalım. Gidip peynirlerinin tadına bakalım, yoğurdunu yiyelim.
Büyüklerimizin anlattığı hatıraları kayıt altına alalım. Çizgi filmlerini yapalım.
Çünkü bir gün onlar olmayacak.
Ama onların anlattıkları kalacak.
Yozgat’ın geleceğini kurtaracak olan devasa yatırımlar ile beraber geçmişine sahip çıkan insanları da yetiştirelim.
Unutmayalım…
Ağacın kökü ne kadar sağlam olursa, dalları da o kadar göğe uzanır.
Geçtiğimiz günlerde din görevlilerimiz arasında yaşanan, ilk bakışta “iki eski dostun dertleşmesi” gibi duran ama satır araları eşelendiğinde taşra idaresindeki yapısal çürümeyi, sendikal baskıyı ve bürokratik vurdumduymazlığı gözler önüne seren vahim bir olaya şahit olduk.
Olay, Zonguldak’ın Ereğli ilçesinde geçiyor. Uzun yıllar sendikamız bünyesinde üst yönetim kademelerinde de bulunmuş, bu davaya emek vermiş bir din görevlisi hocamız, ani bir kararla sendikamızdan istifa ediyor. Teşkilat olarak durumun arka planını nezaketle sorup kendisine bir belge ulaşmadığını belirttiğimizde, hocamızın verdiği yazılı cevap adeta taşra bürokrasisinin bir “itirafnamesi” niteliğindedir:
“Evet hocam istifa ettim çünkü Ereğli Müftüsüne söz vermiştim ve Zonguldak İl Müftü Yardımcısına da söz verdim… Ereğli’ye gelince onları 8 ay oyaladım ama peşimi bırakmadılar hocam, o yüzden kusura bakmayasın…”
Şu ifadelere bakar mısınız? Bir din görevlisi, mihrabı ve minberi emanet aldığı idari amirleri tarafından tam 8 ay boyunca ablukaya alınıyor. “Peşimi bırakmadılar” feryadı, aslında taşrada kurulmuş olan o amir nüfuzunun, mobbingin ve psikolojik baskının açık bir itirafı değil de nedir?
Topu Taca Atma Sanatı: Mahalline Sevk Etmek
Tekbir-Sen olarak bizler, anayasal bir hakkın engellenmesi ve görevin kötüye kullanılması niteliğindeki bu açık beyanı, ekran görüntüsünü de ekleyerek Diyanet İşleri Başkanlığı Disiplin Daire Başkanlığı’na resmi bir suç duyurusuyla taşıdık. Beklentimiz neydi? Ankara’dan bağımsız, tarafsız bir müfettiş heyetinin (Rehberlik ve Teftiş Başkanlığı) gelmesi ve bu iddiaları titizlikle incelemesiydi.
Peki ne oldu? Disiplin Daire Başkanlığı, ne hikmetse sendikamızdan ne zaman somut delilli bir şikâyet gitse yaptığı gibi, o meşhur ve konforlu bürokrasi refleksiyle dosyayı hop diye “mahalline sevk etti.” Yani şikâyet edilen müftünün, müftü yardımcısının evrakını, yine onların başında bulunduğu Zonguldak İl Müftülüğü’ne “Bir bakın bakalım” diye gönderdi. Kuzuyu kurda emanet etmek dedikleri tam olarak budur!
Zonguldak İl Müftülüğü de kendisinden bekleneni harfiyen yerine getirdi ve adeta bir aklama aparatı gibi hareket ederek şu trajikomik cevabı verdi: “Efendim, personelin bu mesajı atmasının tek amacı, sendikanın kendisinden uzak durmasını sağlamaktır.” Yani müftülük diyor ki, “Biz baskı yapmadık, bizim memurumuz yalan söylüyor, bizi alet ederek sendikasını atlatmaya çalışıyor.”
Tekbir-Sen Genel Başkanı olarak, müftülüğün bu akıl dışı savunmasını bir an için doğru kabul ederek devlet memurluğu hukukunu bilen herkes adına şu can alıcı soruları soruyorum:
657 sayılı Devlet Memurları Kanunu ve disiplin mevzuatı ortadadır. Eğer bu din görevlisi, idari amirlerine (İlçe Müftüsüne ve İl Müftü Yardımcısına) “bana baskı yaptılar, söz aldılar” diyerek iftira attıysa, kurumun itibarını ve amirlerinin şerefini lekelediyse, müftülüğünüz bu personel hakkında neden derhal idari ve disiplin soruşturması başlatmadı?
Kendi amirlerine yazılı olarak “iftira atan” bir memuru korumak, kollamak ve hakkında hiçbir işlem yapmamak Diyanet’in hangi idare anlayışına, hangi adalet terazisine sığmaktadır?
Eğer memura işlem yapılmıyorsa, bu sessizlik aslında mesajdaki o 8 aylık amir baskısının zımnen itiraf edilmesi anlamına gelmez mi?
Anayasa’nın güvence altına aldığı sendikal özgürlük, 4688 sayılı Kanun’un 18. maddesiyle koruma altındadır. Hiçbir müftü, hiçbir müftü yardımcısı ya da idari amir, devletin kendisine verdiği yetkiyi bir sendikanın “üye devşirme ajansı” gibi kullanamaz. Memurlar arasında sendikasına göre ayrım yapmak, 657 sayılı Kanun’un 7. maddesindeki “Tarafsızlık” ilkesinin açık ihlalidir ve TCK 118 uyarınca net bir suçtur.
Diyanet İşleri Başkanlığı üst yönetimi ve Sayın Başkanımız, taşradaki bu ahbap-çavuş ilişkilerine, dosyaları mahalle göndererek örtbas etme kolaycılığına artık dur demelidir. Taşrada din görevlilerini sendikal tercihleri üzerinden baskı altına alan, rehberlik etmek yerine adeta birilerinin sendika temsilcisi gibi çalışan amirler, Diyanet’in kurumsal vakarına en büyük zararı vermektedir.
Tekbir-Sen olarak bu konunun basit bir istifa meselesi olmadığını, taşrada hukukun nasıl askıya alınmaya çalışıldığının somut bir vesikası olduğunu haykırıyoruz. Diyanet İşleri Başkanlığı müfettişleri derhal Zonguldak’a gitmeli, bu kurulan çelişkili tezgahı gün yüzüne çıkarmalıdır. Ankara’da topu taca atanlar bilmelidir ki; adalet taca atılamaz, üyemizin de teşkilatımızın da hakkını sonuna kadar savunacağız!
Bazı şehirler yer altındaki madenleriyle özdeşleşir ve zenginleşir, bazıları ise sanayisiyle büyür.
Bazı şehirler ise sahip oldukları doğal zenginliklerin henüz farkına tam varamamıştır. Bana göre Yozgat da bu şehirlerimizden biridir.
Geçtiğimiz günlerde Hitit Üniversitesi ev sahipliğinde gerçekleştirilen VI. Ulusal Tarım ve Gıda Çalıştayı’nda hem çağrılı konuşmacı oturumlarında moderatörlük yapma hem de “Yozgat Yöresine Ait Bazı Tıbbi ve Aromatik Bitkiler ve Kullanım Alanları” başlıklı sunumumu gerçekleştirme fırsatı buldum. Çalıştay boyunca yapılan sunumlar bir kez daha gösterdi ki; geleceğin en stratejik alanlarından biri artık yalnızca tarım değil, bio-ekonomi ve bio-inovasyondur.
Bugün dünya, petrol kadar değerli yeni bir kaynağın peşinde koşuyor: Biyoaktif doğal bileşikler.
İlaç sanayi, kozmetik sektörü, fonksiyonel gıdalar, biyopolimerler, çevre dostu ambalajlar ve yeşil nanoteknoloji artık doğal bitkilerden elde edilen etkin maddeler üzerine kuruluyor. Avrupa Birliği’nin milyarlarca avroluk araştırma fonları da tam olarak bu alanlara yönelmiş durumda. Her gün yeni bir hibe programı ile karşılaşabiliyorsunuz.
Peki Yozgat bu yarışın neresinde? Ya da bu yarışa dâhil miyiz?
Aslında Yozgat, sanıldığından çok daha büyük bir potansiyele sahiptir. Sahip olduğumuz doğal zenginlikleri bilim, teknoloji ve inovasyonla buluşturabildiğimiz takdirde, ilimiz yalnızca tarımsal üretimde değil, yüksek katma değerli ürünlerin geliştirildiği bir merkez hâline gelebilir. Bunun en güzel örneklerinden biri de Yozgat Lavanta Adası’dır. Bu eşsiz alan, doğru planlama ve bilimsel yaklaşımlarla sadece doğa turizmine katkı sağlayan bir destinasyon olmakla kalmayacak; kozmetik, fitoterapi, aromaterapi ve ilaç sanayisine hammadde sağlayan stratejik bir üretim merkezi olma potansiyeli de taşıyacaktır.
Bunun yanında, yıllardır yürütülen bilimsel araştırmalar Yozgat florasının tıbbi ve aromatik bitkiler bakımından son derece zengin olduğunu ortaya koymaktadır. Lavantanın yanı sıra kekik, çördük (Sideritis montana), civanperçemi, gülhatmi, rezene, ıhlamur ve endüstriyel kenevir gibi birçok değerli tür; içerdiği fenolik bileşikler, flavonoidler, uçucu yağlar ve diğer biyoaktif maddeler sayesinde yalnızca geleneksel halk hekimliğinde değil, modern ilaç, kozmetik, fonksiyonel gıda ve biyoteknoloji sektörlerinde de önemli kullanım alanlarına sahiptir. Bu zengin biyolojik miras, doğru Ar-Ge yatırımları ve sürdürülebilir üretim modelleriyle desteklendiğinde, Yozgat’ın ekonomik kalkınmasına ve uluslararası düzeyde rekabet gücü kazanmasına önemli katkılar sağlayacaktır.
Bu bitkileri sadece doğadan toplayıp satmaya devam mı edeceğiz, yoksa onları yüksek katma değerli ürünlere dönüştüren bir sanayi mi kuracağız?
Yozgat artık yalnızca ham madde üreten bir şehir olmamalıdır. Bitkilerimizi işleyen, standardize eden, etken maddelerini analiz eden, patent geliştiren ve dünya pazarına ürün sunan bir üretim modelini hedeflemelidir.
Üniversite, kamu kurumları, sanayi kuruluşları ve üreticilere çok büyük görevler düşmektedir.
Uluslararası standartlarda uçucu yağ distilasyon tesisleri, bitki ekstraksiyon laboratuvarları, fitokimyasal analiz merkezleri ve pilot üretim tesisleri oluşturulmalıdır.
İlave olarak, genç girişimcilere yönelik biyoteknoloji kuluçka merkezleri kurulmalı ve teknopark bünyesinde doğal ürün geliştiren start-up şirketleri desteklenmelidir.
Yozgat’ın yalnızca lavanta yağı değil;
standartlaştırılmış bitki ekstraktları,
doğal kozmetik ürünleri,
fonksiyonel gıdalar,
fitofarmasötik ürünler,
biyobozunur ambalaj hammaddeleri,
yeşil sentezle üretilmiş nanomalzemeler
geliştiren bir şehir olması hiç de uzak bir hedef değildir.
Bugün dünyada bir kilogram kaliteli uçucu yağın değeri çoğu zaman aynı ağırlıktaki birçok tarım ürününden kat kat fazladır. Asıl ekonomik değer ise yağın kendisinden çok, ondan geliştirilen patentli ürünlerde ortaya çıkmaktadır.
Yozgat Bozok Üniversitesinin endüstriyel kenevir alanındaki bölgesel ihtisaslaşması da bu vizyon açısından önemli bir avantajdır. Bu altyapının tıbbi ve aromatik bitkilerle bütünleştirilmesi, bölgeyi biyoteknoloji ve doğal ürün araştırmalarında önemli bir çekim merkezi hâline getirebilir.
Elbette bu dönüşüm yalnızca bilim insanlarının çabasıyla gerçekleşemez.
Yerel yönetimlerin, valiliğin, kalkınma ajanslarının, üreticilerin, yatırımcıların ve sanayicilerin ortak bir vizyon etrafında buluşması gerekir.
Yozgat’ın geleceği için hazırlanacak bir “Tıbbi ve Aromatik Bitkiler Master Planı”, önümüzdeki 20-30 yılın ekonomik yol haritası adım adım çıkarılmalıdır.
Artık sadece buğday üreten değil;
bilgi üreten,
patent üreten,
yüksek teknoloji üreten,
ihracat yapan,
marka oluşturan
bir Yozgat hayal etmek zorundayız.
Çünkü geleceğin zenginliği yalnızca toprağın altında değil, toprağın üzerinde yetişen bitkilerde ve onları bilgiyle buluşturabilen insan kaynağındadır.
Ben inanıyorum ki doğru yatırımlar, bilimsel araştırmalar ve ortak akılla Yozgat; Türkiye’nin tıbbi ve aromatik bitkiler, biyoteknoloji ve bio-inovasyon alanında örnek gösterilen şehirlerinden biri olabilir.
Yeter ki elimizdeki zenginliğin farkına varalım.
Toprağımız bereketli, bitkilerimiz güçlü, bilim insanlarımız üretken olsun…