Ekim ayının gelmesiyle birlikte, din hizmetine ömrünü adamış hocalarımızın, din görevlilerimizin ve camilerimizin hizmetini idrak ettiğimiz Camiler ve Din Görevlileri Haftası’na bir kez daha kavuştuk. Ancak ne yazık ki her yıl aynı tarihlerde, haftanın ruhuna ve temsil ettiği manevi ağırlığa yakışmayan tablolara üzülerek şahit oluyoruz.
Son yıllarda bir gelenek haline getirilmeye çalışılan; müftülerimizin ellerinde gül buketleriyle kurum kurum gezerek diğer kamu kurumlarının amirlerini ziyaret etmesi uygulaması, Tekbir-Sen olarak bizleri derinden yaralamaktadır.
Açıkça ifade etmek gerekir ki: Biz bu tabloyu tasvip etmiyoruz.
Saygı ve nezaket elbette kamu bürokrasisinin bir gereğidir. Ancak bu haftanın adı Camiler ve Din Görevlileri Haftası’dır. Haftanın asıl öznesi, ev sahibi ve tebrik kabul etmesi gereken tarafı din görevlilerimizin kendisidir. Müftülerimizin kurum amirlerinin kapısında gül dağıtan bir konumda değil; aksine o makam sahiplerinin müftülükleri ve din görevlilerini ziyaret ederek tebriklerini ilettiği bir duruşta olması gerekmez mi?
Müftülerimizin diğer kurum amirlerini ziyaret etmek için harcadıkları o kıymetli zaman ve enerji, çok daha ulvi ve anlamlı yerlere yönlendirilmelidir.
Mesela;
Ahirete irtihal etmiş hocalarımızın haneleri ziyaret edilebilir. O mübarek yuvalarda Kur’an-ı Kerim tilavetleri yapılıp dualar edilerek geride kalan aileleri onore edilebilir.
Vefat eden hocalarımızın yetim kalan çocuklarına sahip çıkılabilir. Eğer okuyan evlatları varsa, Türkiye Diyanet Vakfı (TDV) üzerinden burs imkânları ve eğitim destekleri sağlanarak vefanın sadece sözde kalmadığı gösterilebilir.
Yıllarca mihrapta ve kürsüde saçını ağartmış emekli hocalarımız unutulmamalıdır. Onların hanelerine gidilmeli, elleri öpülmeli, hediyeler takdim edilerek “Biz sizi unutmadık” mesajı verilmelidir.
Bunun yanı sıra, bu anlamlı hafta sadece kutlama mesajlarıyla geçiştirilmemelidir. Sayın Cumhurbaşkanımızdan, hükümet yetkililerimizden ve Diyanet İşleri Başkanlığımızdan; gece gündüz demeden, mesai mefhumu gözetmeksizin milletimizin manevi rehberliğini üstlenen din görevlilerimize yönelik somut müjdeler bekliyoruz. Özlük haklarından çalışma şartlarına, mali iyileştirmelerden kadro sorunlarına kadar atılacak adımlar, din görevlilerimizin motivasyonunu ve çalışma azmini artıracaktır.
Tekbir-Sen olarak çağrımız nettir: Şekilciliği ve protokol ziyaretlerini bir kenara bırakalım. Camiler ve Din Görevlileri Haftası’nı gösterişten uzak; ahde vefa, samimiyet ve somut kazanımlarla ihya edelim. Din görevlilerimiz, bir gülden çok daha fazlasını, hak ettikleri saygıyı ve değeri fazlasıyla hak etmektedir.
Toplumumuzun manevi mimarları, mihrabın, minberin ve kürsünün temsilcileri olan din görevlilerimizin Camiler ve Din Görevlileri Haftası’nı Tekbir-Sen ailesi olarak en kalbi duygularımızla, can-u gönülden kutluyoruz.
Camilerimiz sadece taştan ve tuğladan ibaret binalar değil; birliğimizin, dirliğimizin ve kardeşliğimizin çimentosudur. Bu mübarek mekanlarda gecesini gündüzüne katarak milletimize rehberlik eden din görevlilerimiz ise takdire ve hürmete şayandır. Ancak bu özel haftanın idrak ediliş biçimi ve icra edilen faaliyetlerin niteliği hususunda sendika olarak duruşumuzu net bir şekilde ortaya koyma zorunluluğu doğmuştur.
“Gönül Alınmalı, Rol Değişimi Yapılmamalıdır”
Camiler ve Din Görevlileri Haftası münasebetiyle müftülerimizin ellerinde güllerle diğer kurum ve kuruluş amirlerini makamlarında ziyaret etmelerini Tekbir-Sen olarak tasvip etmiyoruz. Din görevlileri ve mülki amirlerimiz her zaman saygıyı hak etmekle birlikte, bu haftanın asıl öznesi ve ev sahibi bizzat din görevlilerimizin kendisidir. Müftülük makamının, temsil ettiği manevi ağırlığa yakışır şekilde, tebrik ve hürmet kabul eden bir konumda olması gerekirkilmektedir. Saygı ve nezaket çerçevesini aşan bu tarz uygulamalar, haftanın ruhuna ve amacına katkı sağlamamaktadır.
“Ahde Vefa İmanın Gereğidir”
Bizler, bu haftanın gösterişten uzak, ahde وفا (ahde vefa) anlayışıyla ve somut adımlarla ihya edilmesini teklif ve talep ediyoruz:
Ahirete İrtihal Eden Hocalarımız İhmal Edilmemeli: Dar-ı bekaya irtihal etmiş tüm din görevlilerimizin ruhlarını şad etmek amacıyla tüm camilerimizde Kur’an-ı Kerim tilavetleri düzenlenmeli, dualar edilmelidir.
Ailelerine Sahip Çıkılmalı: Vefat eden hocalarımızın geride bıraktığı emanetleri olan aileleri ve evlatları evlerinde ziyaret edilmeli, hal ve hatırları sorularak kendilerine anlamlı hediyeler takdim edilmelidir.
Emekli Hocalarımız Onore Edilmeli: Yıllarca mihrapta ve kürsüde ümmete hizmet etmiş, saçını bu yolda ağartmış emekli hocalarımız hanelerinde ziyaret edilmeli; hürmetle elleri öpülerek yalnız olmadıkları hissettirilmeli ve hak ettikleri değer kendilerine sunulmalıdır.
Tekbir-Sen olarak duruşumuz nettir: Din görevlisi, sadece bir haftada hatırlanan değil; her daim baş tacı edilmesi gereken bir değerdir. Bu haftanın, din hizmetine ömrünü adamış emektarlarımızın ve vefat eden mensuplarımızın hatıralarına yakışır bir şekilde idrak edilmesini temenni ediyor; tüm din görevlilerimize sağlık, huzur ve görevlerinde muvaffakiyetler diliyoruz.
Genel Başkanımız Zübeyir DEMİRKAYA, beraberindeki heyetle birlikte Diyanet İşleri Başkanlığı İnsan Kaynakları Genel Müdürü Sayın Sinan KAZANCI‘yı makamında ziyaret etti.
Ziyaret heyetinde; İç Anadolu Bölge Başkanımız Muhammed AKSEN, Genel Merkez Denetleme Kurulu Üyemiz Muhammed TAŞDELEN ve Bala İlçe Müftülüğü Din Hizmetleri Uzmanı Hasan AHLATCI yer aldı.
Taşra Teşkilatının Talepleri Ve Çözüm Önerileri Masaya Yatırıldı
Son derece samimi ve verimli bir atmosferde gerçekleşen görüşmede, özellikle taşra teşkilatında görev yapan din görevlilerinin karşılaştığı saha zorlukları, çalışma şartları ve özlük haklarına ilişkin konular ele alındı. Heyetimiz, sahada görev yapan din görevlilerinin yaşadığı sorunları detaylı bir şekilde aktararak çözüm yollarına dair istişarelerde bulundu.
Görüşme sonrasında değerlendirmede bulunan Genel Başkanımız Zübeyir DEMİRKAYA, taşradaki personelin özveriyle yürüttüğü din hizmetlerinin niteliğini artırmak ve çalışma huzurunu pekiştirmek adına diyalog ve iş birliğinin önemine vurgu yaptı.
Kabullerinden ve gösterdikleri nazik misafirperverlikten dolayı Diyanet İşleri Başkanlığı İnsan Kaynakları Genel Müdürümüz Sayın Sinan KAZANCI Hocamıza şükranlarımızı sunarız.
Sendikal özgürlük, Anayasa ile güvence altına alınmış, kamu çalışanlarının en temel demokratik haklarından biridir. Devlet memurlarının tarafsızlığı ilkeler çerçevesinde korunurken, kamu yetkisini elinde tutan denetim elemanlarının da objektif, adil ve yasalara uygun hareket etmesi bir temenniden öte yasal bir zorunluluktur.
Ne var ki; ilçe müftülük bünyesinde murakıplık sıfatını taşıyan bir zatın, kamu görevlisi nüfuzunu açıkça kötüye kullanarak Tekbir-Sen’e ve mensuplarına yönelik sistemli bir baskı, ikna ve istifa ettirme operasyonu yürüttüğüne şahit oluyoruz. Görev yaptığı ilçedeki din görevlilerini canından bezdiren, kurum içi huzuru kökten sarsan bu şahsın imza attığı hukuk dışı eylemler artık bardağı taşırmıştır.
Tutanak Kumpası ve Çift Taraflı Oyunlar
29 Ekim 2024 tarihinde gerçekleştirdiğimiz Olağanüstü Kongre’de Tekbir-Sen Genel Başkan Yardımcılığına seçilen kıymetli hocamız, görev alanında cemaatiyle birlikte hasta olan bir vatandaşımızı ziyaretteyken, söz konusu murakıp tarafından denetim adı altında hedef alınmıştır. Hocamızın kendisini insani ve dini bir vazife olan hasta ziyaretinde iken, kendisini arayan murakıp beye, camii cemaatiyle birlikte, hasta ziyaretinde olduğunu beyan ederek, murakıp beyi de davet etmesine rağmen, niyetinin denetim değil nifak olduğunu kanıtlarcasına bu daveti reddetmiş ve “camide yoktu” diyerek haksız tutanakla “uyarı” cezası verilmesine zemin hazırlamıştır.
Bununla da kalmayıp, şahsımı hedef alarak yöneticilerimiz arasında fitne çıkarmaya çalışmış; bir yandan Genel Başkan Yardımcımıza şahsımı karalamış, diğer yandan da Genel Başkan Yardımcımız sendikamızdan istifa ettiğinde bana gelerek “Abi böyle adamları yanına neden alıyorsun? İstifa etti kurtuldun” demiştir. Oysa aynı murakıp bey, istifa eden Genel Başkan Yardımcımıza da “İstifa ettin kurtuldun, zaten seni ihraç edecekti” diyerek ikiyüzlü siyasetin ve çift taraflı oyunların en somut örneğini sergilemiştir.
Müfettiş Tutanaklarına Giren Hukuksuzluk: Ağustos 2026 Denetimi
2026 yılı Ağustos ayında gerçekleşen Yaz Kur’an Kursları denetiminde bu şahıs, yetkilerini bir kez daha sendikal kırım aracı olarak kullanmıştır. İlçe temsilcimizin görev yaptığı camiye giderek;
“Zübeyir Hoca’nın yanında ne işin var? Tekbir-Sen’den istifa et, sana başka sendikalardan temsilcilik ayarlayalım.”
şeklinde açıkça yetki ve ikna sınırlarını aşan vaatlerde bulunmuştur. İlçe temsilcimiz, bu hukuksuz teklifi ve baskıyı Diyanet İşleri Başkanlığı müfettişlerine resmi tahkikat esnasında ifade vererek kayıt altına aldırmıştır.
Bununla da yetinmeyen malum murakıp, sendikamızdan istifa etmesine vesile olduğu hocamız kanalıyla üyelerimizin ailevi bağlantılarını dahi araştırarak İstanbul’daki meşhur bir camide görev yapan bir din görevlisi babaya ulaşmaya çalışmış, sendikamıza yönelik organize bir baskı kurma cüretini göstermiştir.
Açıkça Suç İşliyorsunuz: Kanuni Dayanaklar ve TCK Maddeleri
Buradan ilgili murakıba ve kamu gücünü kişisel ya da taraflı emellerine alet edebileceğini sananlara açıkça ihtar ediyoruz: Yaptığınız eylemler basit bir kurum içi çekişme değil, Türk Ceza Kanunu kapsamında açıkça tanımlanmış birer suçtur!
Sendikal Hakların Kullanılmasının Engellenmesi (TCK Madde 118):
TCK 118/1:“Bir kimseye karşı cebir veya tehdit kullanarak, bir sendikaya üye olmaya veya olmamaya, sendikanın faaliyetlerine katılmaya veya katılmamaya, sendikadan veya sendika yönetimindeki görevinden ayrılmaya zorlayan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”
TCK 118/2:“Cebir veya tehdit kullanmaksızın, görevinin sağladığı nüfuzu kötüye kullanmak suretiyle yukarıdaki fıkrada belirtilen fiilleri işleyen kişi hakkında da aynı ceza verilir.”
Görevi Kötüye Kullanma (TCK Madde 257): Kamu görevlisinin kanunun kendisine verdiği denetim yetkisini, bir sendikanın itibarını zedelemek ve üyelerini istifa ettirmek amacıyla kullanması görevi kötüye kullanma suçunu oluşturur.
657 Sayılı DMK ve Kamu Görevlileri Sendikaları Kanunu (4688 Sayılı Kanun): Devlet memurlarının sendikal tercihlerine idari amir ve denetim elemanlarının müdahale etmesi kesinlikle yasaklanmıştır.
Son İhtar ve Yasal Süreç
Elimizde müfettiş tutanaklarına geçmiş ifadeler, yazılı deliller ve şahitler sabittir. Tekbir-Sen olarak:
Diyanet İşleri Başkanlığımıza ilgili şahıs hakkında yenilenmiş dosyalarla resmi şikâyette bulunuyoruz.
Türk Ceza Kanunu’nun 118. ve 257. maddeleri uyarınca Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunuyoruz.
Bu yazı, söz konusu murakıp için son uyarıdır. Görev alanındaki din görevlilerini huzursuz eden, makamının arkasına saklanarak taraf tutan ve sendikal hakları gasp etmeye çalışan bu tutum devam ettiği takdirde; belgeler ve delillerle birlikte ulusal basına geniş kapsamlı bir basın açıklaması yapılacaktır.
Kamuoyuna ve tüm din görevlilerimize saygıyla duyurulur.
Bir Avrupa yolculuğunu düşündüğümüzde aklımıza çoğu zaman trenler, şehirler, farklı kültürler ve güzel anılar gelir. Oysa başarılı bir Avrupa hareketliliğinin arkasında ayrıntılı bir hazırlık, planlama, bütçe yönetimi ve krizlere karşı hazırlıklı olma süreci vardır.
Bunu, 14–18 Eylül 2026 tarihleri arasında Malatya’da gerçekleştirilen DiscoverEU Dahil Etme Eğitimi ile bir kez daha yakından görme fırsatı bulduk. Farklı üniversitelerden, kamu kurumlarından ve sivil toplum kuruluşlarından bu alanda proje yürüten katılımcıların bir araya geldiği eğitim oldukça yoğun ve uygulamalı geçti.
Eğitimde faaliyet tasarımından yöntem seçimine, öğrenme çıktılarından katılımcı seçimine, bütçelemeden ülke ve rota belirlemeye kadar DiscoverEU projelerinin bütün aşamaları ayrıntılı biçimde ele alındı.
Kâğıt üzerindeki plan, gerçek hayatta ne kadar uygulanabilir?
Eğitimin en dikkat çekici bölümlerinden biri, yapılan SWOT analizleri ve grup çalışmaları oldu. Projelerin yalnızca güçlü yönlerini değil, karşılaşılabilecek riskleri ve zayıf noktaları da önceden düşünmenin önemi ortaya konuldu.
İnternet erişiminin olmaması, ulaşım veya konaklama sorunları, pasaport ya da eşya kaybı, sağlık problemleri, kültür şoku, yalnızlık hissi ve beklenmeyen harcamalar gibi birçok ihtimal üzerinde duruldu.
Çünkü Avrupa’da seyahat eden bir genç için küçük görünen bir problem, farklı bir ülkede önemli bir krize dönüşebilir. Bu nedenle kriz ortaya çıktığında ne yapılacağını düşünmek kadar, krizi ortaya çıkmadan öngörmek de büyük önem taşıyor.
Doğru katılımcı, doğru rota, doğru bütçe
DiscoverEU Dahil Etme projelerinde katılımcı seçiminin yalnızca isim belirlemek olmadığı da eğitimde özellikle vurgulandı. Katılımcıların ihtiyaçları, beklentileri, iletişim becerileri ve proje hedefleriyle uyumları dikkate alınmalı.
Benzer şekilde Avrupa’da gidilecek ülkelerin belirlenmesi de sadece turistik tercihlere bırakılmamalı. Ulaşım, maliyet, güvenlik, konaklama, kültürel özellikler ve öğrenme hedefleri birlikte değerlendirilmelidir.
Bütçe yönetimi ise başlı başına önemli bir beceri. Ulaşım, konaklama, yemek ve kişisel harcamaların yanı sıra beklenmeyen giderlerin de hesaba katılması gerekiyor. Gençlerin kendi kaynaklarını doğru yönetebilmesi, hareketliliğin önemli kazanımlarından biri.
Seyahat değil, öğrenme deneyimi
DiscoverEU’nun asıl değerinin yalnızca farklı ülkeleri görmek olmadığını eğitim boyunca daha iyi anladık.
Gençlerin farklı kültürlerle iletişim kurması, çevre konusunda farkındalık kazanması, dijital araçları bilinçli kullanması, bütçesini yönetmesi, karşılaştığı sorunlara çözüm üretmesi ve gerektiğinde yardım isteyebilmesi de bu deneyimin önemli parçaları.
Bu nedenle faaliyet ile öğrenme çıktıları birbirinden kopuk olmamalı. Proje sonunda gençte neyin değiştiği; gözlemler, grup çalışmaları ve katılımcı geri bildirimleriyle değerlendirilebilmeli.
Kısacası, başarılı bir DiscoverEU projesi Avrupa’ya gitmeden önce başlıyor. Katılımcı seçiminden rota planlamasına, bütçeden kriz yönetimine kadar yapılan her hazırlık, gençlerin yaşayacağı deneyimin niteliğini doğrudan etkiliyor.
Malatya’dan geriye kalan
Malatya’daki bu eğitim benim için bir proje hazırlama programından çok daha fazlasıydı. Farklı kurum ve kuruluşlardan gelen proje yürütücülerinin deneyimlerini paylaşması, grup çalışmalarında farklı bakış açılarının ortaya çıkması ve gerçek hayatta karşılaşılabilecek sorunların uygulamalarla ele alınması önemli kazanımlar sağladı.
Bu vesileyle, başta T.C. Dışişleri Bakanlığı Avrupa Birliği Başkanlığı Türkiye Ulusal Ajansı olmak üzere, eğitim sürecinde görev alan değerli uzmanlara özellikle teşekkür etmek istiyorum.
Uzmanların son derece iyi niyetli, paylaşımcı ve yol gösterici bir anlayışla sahip oldukları bilgi ve deneyimleri bizlerle paylaşmaları, sorularımızı ayrıntılı biçimde yanıtlamaları ve uygulamada karşılaşabileceğimiz sorunları en ince ayrıntısına kadar açıklamaları bizleri gerçekten çok iyi aydınlattı.
SWOT analizlerinden uygulamalara, grup çalışmalarından kriz senaryolarına kadar dolu dolu geçen bu eğitim; projelerimizi daha gerçekçi, kapsayıcı, güvenli ve gençler açısından daha anlamlı tasarlamamıza önemli katkılar sundu.
Emeği geçen tüm Ulusal Ajans uzmanlarına gönülden teşekkür ediyorum. Farklı üniversitelerden ve kurumlardan gelen değerli proje yürütücüleri, dernek başkanları ve yetkilileriyle aynı eğitim ortamını paylaşmaktan, birbirimizin deneyimlerinden öğrenmekten ve sizlerle tanışmaktan büyük mutluluk duydum. Bu güzel birlikteliğin yeni projelere, yeni iş birliklerine ve güzel dostluklara vesile olmasını diliyorum. Daha nice başarılı projelerde yeniden bir araya gelmek ve birlikte güzel çalışmalara imza atmak dileğiyle…
Sendikacılık, masada değil sahada başlar; kapalı kapılar arkasında değil, alın terinin ve samimiyetin aktığı yerde yürütülür. Tekbir-Sen olarak bizler, ilk günden itibaren saha sendikacılığını temel bir ilke kabul ettik. Taşranın en uzak köşesinde, en zor şartlarda samimiyetle hizmet veren din görevlilerimizin yaşadığı sorunları bizzat yerinde tespit ediyor; bu sorunları yüzeysel tartışmalarla heba etmeden doğrudan çözümün ana kaynağına taşıyoruz.
Biliyoruz ki, doğru bir yolda kararlılıkla yürüyenlerin karşısına engeller çıkarılacaktır. Yürüttüğümüz bu ilkeli mücadelenin, kendi şahsi menfaatlerini ve egolarını tatmin etme derdinde olan çevreleri rahatsız etmesi kaçınılmazdır. Hatta şunun gayet bilincindeyiz: Yapmış olduğumuz çalışmalardan olumlu tepkilerin yanında, rahatsız olanların olumsuz tepkileri de gelmiyorsa, bu bizim yeterince etkin olamadığımızın, yani başarısızlığımızın göstergesidir. Karşılaştığımız her direnç, doğru yolda olduğumuzun en net ispatıdır.
Tekbir-Sen’in taviz vermeyeceği iki kırmızı çizgisi vardır: Diyanet İşleri Başkanlığımız ve insan onuru.
Diyanet İşleri Başkanlığı, milletimizin manevi kalesidir. Bu güzide kurumu ve onun fedakâr mensuplarını hedef alan, toplum nezdinde itibarını zedelemeye çalışan malum medya organlarını ve odakları anbean takip ediyor, asılsız iddialarına ve yıpratma çabalarına anında gerekli hukuki ve manevi cevabı veriyoruz. Bizler, Diyanet İşleri Başkanlığımızla uyumlu, yapıcı ve sorumlu bir sendikacılık anlayışını benimsiyoruz. Sorunların çözümü noktasında kurumumuzun üst kademesiyle sürekli istişare halinde olmayı ve yapıcı bir diyalog yürütmeyi öncelik kabul ediyoruz.
Ancak ne yazık ki sahada karşılaştığımız tablo, hem Anayasa ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun (DMK) temel ilkelerine hem de Diyanet İşleri Başkanlığı mevzuatına aykırı düşen ciddi aksaklıkları ve usulsüzlükleri gözler önüne sermektedir:
1. Reşit Olmayan Tutumlar ve Rehberlik Anlayışından Uzak Denetimler
Denetimin esas amacı, 657 sayılı DMK ve ilgili Kurum Mevzuatı uyarınca kamu hizmetlerinin verimli, mevzuata uygun yürütülmesini sağlamak ve personeli eğitip yönlendirmektir (rehberlik etmektir). Ancak bazı murakıpların camilerimizi ve Kur’an Kurslarımızı denetlerken sergiledikleri olumsuz tavırlar din görevlilerimizi derinden üzmektedir. Murakıpların denetime sanki yapıcı bir rehberlik için değil, ne pahasına olursa olsun bir hata ve kusur bulma hırsıyla gelmiş izlenimi vermeleri, kamu idaresinin ciddiyetiyle bağdaşmamaktadır.
Daha da ötesi; bazı murakıpların murakebe defterlerini “yeni sistemde defterler imzalanmıyor, biz sisteme giriyoruz” bahanesiyle imzalamaktan kaçınmaları, açıkça usul ve esaslara aykırı olup bu kişilerin art niyet taşıdıklarının en somut nişanesidir. Mevzuat gereği fiziki olarak tutulan ve teftiş/rehberlik izlerini taşıması gereken resmi evrakların yetkili personelce imzalanması yasal bir zorunluluktur; dijital sisteme veri girişi yapılması, mevcut fiziki evrakı usulsüz şekilde imzasız bırakmanın gerekçesi olamaz.
2. Sendikal Özgürlüklere Müdahale ve Anayasal İhlaller
Göreve yeni başlayan çiçeği burnunda din görevlilerimize, göreve başlama evraklarının arasında “malum sendikanın” üyelik formlarının memurlar eliyle fark ettirilmeden imzalattırılması; DMK’nın tarafsızlık ilkelerine, Anayasa ile güvence altına alınan örgütlenme özgürlüğüne ve Sendikalar Kanununa açıkça aykırıdır. Mobbing ve usulsüzlük boyutuna ulaşan bu uygulama derhal son bulmalıdır.
3. Taraf Tutan Yöneticiler ve Tarafsızlık İlkesinin İhlali
657 sayılı Kanun’un 7. maddesi amir hüküm olarak devlet memurlarının tarafsızlığını esas alır. Buna rağmen bazı il ve ilçe müftülüklerinde görev yapan şube müdürleri, murakıplar ve müftülerin; temsilcilerimize ve üyelerimize karşı açıkça cephe alması, tarafsızlık ilkesini hiçe sayarak malum sendikanın birer temsilcisi gibi hareket etmesi hem hukuki hem de mesleki etik açıdan kabul edilemez.
4. Bağımsızlık İllüzyonu ve Tarafsızlığın Yitirilmesi
Ankara ziyaretlerinde malum sendikanın genel merkezine gidip onların misafirhanelerinde konaklayan idarecilerin, sahada başka sendikalara karşı sergilediği hasmane tutumlar bizim bu iddialarımızın en somut delilidir. Bir kurum amirinin tarafsızlığını ve idari bağımsızlığını gölgeleyecek bu tür ilişkiler, kurum içi adaleti zedelemektedir.
5. İhmal Edilen Din Görevlileri ve Kamu İmkânlarının İstismarı
Lojmanların bakımsız ve oturulamayacak halde kaderine terk edilmesi, idarecilerin din görevlilerimizin insani ve mesleki sorunlarına sırtını dönmesi ve yalnız bırakması kabul edilemez. Tekbir-Sen olarak bizler, müftülüklerin kuruma kazandırdığı araç-gereçlerle değil; şahsi işleri için Ankara’ya giderken Türkiye Diyanet Vakfı’nın (TDV) imkânlarını ve kamu kaynaklarını kendi kişisel çıkarları için kullanan anlayışla mücadele ediyoruz.
Diyanet İşleri Başkanlığımızın gücünü arkasına alarak, kendisine emanet edilen makamı din görevlilerimiz üzerinde bir baskı aracı olarak kullananlar ve egolarını tatmin etmeye çalışanlar Tekbir-Sen’in doğrudan hedefindedir.
Tüm din görevlilerimiz şunu çok iyi bilmelidir: Sahanın her karışında Tekbir-Sen vardır ve Tekbir-Sen’in olduğu yerde hiçbir din görevlisi yalnız değildir.
Saha gözlemlerimizden doğan tüm bu aksaklıkları, hukuki usulsüzlükleri ve somut çözüm önerilerimizi Diyanet İşleri Başkanlığımızın makamına iletmiş bulunmaktayız. Biz sorun üreten değil, sorun çözen bir iradeyiz. Hem kurumumuzu yıpratmaya çalışan malum çevrelerle hem de makamının ve denetim yetkisinin gücünü din görevlimizin onurunu zedelemek için kullanan yöneticilerle kanunlar, mevzuat ve hukuk çerçevesinde sonuna kadar mücadele etmeye devam edeceğiz.
Tekbir-Sen: Hakkın, Emeğin, Mevzuatın ve Onurun Güvencesi.
Tekbir-Sen olarak, meşru ve anayasal haklarımız çerçevesinde yürüttüğümüz sendikal faaliyetler ve sosyal medya paylaşımlarımız nedeniyle Genel Başkanımıza yönelik organize bir şekilde yürütülen baskı, mobbing ve vesayet çabalarına karşı bu açıklamayı yapmak zorunlu hale gelmiştir.
Sendikal çalışmalarımızdan rahatsız olan malum çevreler, Genel Başkanımızın “Sendikal Kimliğini” kasıtlı olarak görmezden gelmekte; “Kamu Görevlisi Kimliğini” ön plana çıkararak idari yaptırım ve baskı mekanizmalarını devreye sokmaya çalışmaktadır. Unutulmamalıdır ki Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletidir ve hiçbir güç kanunların üstünde değildir.
Hukuki Müeyyideler ve Yasal Haklarımız
Anayasal Güvence (Anayasa Madde 51 ve 26): Sendika kurma, sendikal faaliyette bulunma ve düşünceyi açıklama hürriyeti Anayasa ile teminat altındadır.
4688 Sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunu: Kamu çalışanlarının sendikal faaliyetleri nedeniyle gayrihukuki muameleye tabi tutulamayacağı net bir şekilde hükme bağlanmıştır. Sendikamızın faaliyetleri bu kanunun verdiği açık yetkiye dayanmaktadır.
2005/14 Sayılı Başbakanlık Genelgesi: Kamu yöneticilerine ve idareye, kamu görevlilerinin sendikal haklarını kullanmalarına engel olunmaması ve kolaylık sağlanması hususunda açık talimat vermektedir. Bu genelgeyi yok saymak, devlet disiplinine ve mevzuatına açıkça aykırıdır.
Türk Ceza Kanunu (TCK Madde 118): Sendikal hakların kullanılmasını engellemek, cebir veya tehdit kullanılarak ya da hukuka aykırı başka bir davranışla sendika faaliyetlerini zorlaştırmak suçtur ve hapis cezası yaptırımına tabidir.
AİHM ve Anayasa Mahkemesi İçtihatları: Yargı kararları açıkça gösteröektedir ki; sendika yöneticilerinin sosyal medya ve basın yoluyla yaptıkları açıklamalar “Sendikal İfade Özgürlüğü” kapsamındadır. Kamu idaresinin bu açıklamaları gerekçe göstererek mobbing veya disiplin baskısı uygulaması hak ihlalidir.
Süreç Takibimizdedir
Genel Başkanımızın sendikal kimliğiyle yürüttüğü hak arama mücadelesini engellemeye çalışan, kanunları, genelgeleri ve emsal yargı kararlarını fütursuzca yok sayan şahıslar hakkında Diyanet İşleri Başkanlığımız nezdinde gerekli idari şikayetler yapılmıştır.
Bununla da kalmayıp, söz konusu baskı ve mobbing eylemlerini gerçekleştiren kişilere karşı adli yargı süreci başlatılmıştır. Hukuk tanımayan, yetkisini kötüye kullanan ve sendikal özgürlüğümüzü hedef alan malum kişilerle yargı önünde hesaplaşacağımızı kararlılıkla bildiririz.
Hukukun, kanunların ve kamu vicdanının takipçisi olmaya devam edeceğiz.
Tekbir-Sen olarak, kurulduğumuz ilk günden bu yana sendikacılığı masa başında değil, sahanın tam kalbinde yapma sözü verdik. Din görevlilerimizin, diyanet ve vakıf çalışanlarımızın yaşadığı haksızlıklar karşısında susarsak, sorunları cesaretle gündeme taşımazsak, diğer yapılardan ne farkımız kalır?
Genel Başkanlığımız bünyesinde, kanunların ve 2005/14 sayılı Başbakanlık Genelgesi‘nin sendikamıza tanıdığı yetkilere dayanarak, üyelerimizden ve sahada görev yapan kardeşlerimizden gelen şikayetleri kamuoyuyla paylaşmamız birilerini ciddi şekilde rahatsız etmiştir. Açıkça ifade ediyoruz: Bu rahatsızlık, doğru yolda olduğumuzun en net nişanesidir ve bizleri ziyadesiyle memnun etmiştir!
Bir murakıp hakkında tarafımıza ulaşan ciddi iddiaları sosyal medya ve kamuoyu kanalıyla dile getirmemiz üzerine, ilgili şahsın duyduğu huzursuzluk sürpriz değildir. İyi ki de rahatsız olmuştur!
Söz konusu murakıp ile ilgili tablo ortadadır:
Yaklaşık bir yıl önce düzenlenen aylık mutad toplantıda din görevlilerimizin İlçe Müftüsüne doğrudan ilettiği şikayetler,
Din görevlilerimizin bizzat dilekçeleriyle kayda geçirdiği somut beyanlar,
Bir mahallemizde yapılan denetimlerde takınılan tutum ve davranışlardan rahatsız olan mahalle halkı ile Mahalle Muhtarının haklı tepkileri…
Tüm bu şikayetler sıcaklığını ve tazeliğini korurken; konuyu incelemek üzere görevlendirilen İl Müftü Yardımcısının (muhakkikin) izlediği taraflı tutum kabul edilemezdir. Müştekilere müdahale edildiği, verilen ifadelerin birçoğunun tutanaklara bilinçli olarak yansıtılmadığı ve olayın adeta kılıfına uydurularak aklama sürecine dönüştürüldüğü net bir şekilde görülmüştür.
Bizim inancımız da adalet anlayışımız da şaibe götürmez. Bu nedenle, taraflı yürütülen bu soruşturmaya itirazımızı yaparak konuyu doğrudan Diyanet İşleri Başkanlığımıza taşıdık. Etik ve hukuki ilkeler gereği, bu dosyanın Başkanlığımızdan görevlendirilecek bağımsız müfettişler eliyle, objektif bir şekilde incelenmesi şarttır.
Süreçten hem yanlı soruşturmaya imza atan İl Müftü Yardımcısı hem de malum murakıp rahatsız olmuştur. Her iki muhtereme de devletin kanunlarını, mevzuatını ve sendikal hakları düzenleyen Başbakanlık Genelgesini bir kez daha hatırlatıyoruz: Hiç kimse makamının arkasına saklanarak kamu görevlisinin hakkını gasp edemez, adil soruşturma hakkını gölgeleyemez.
Tekbir-Sen gücünü hiçbir vesayet odaklı yapıdan değil; anayasadan, kanunlardan ve siz değerli Diyanet ve Vakıf çalışanlarımızın helal desteğinden almaktadır.
Saha sendikacılığının gereğini yapmaya, adaletsizliğin üzerine cesaretle gitmeye ve hak ve adalet karşısında duranları rahatsız etmeye devam edeceğiz!
Kamuoyuna ve tüm teşkilatımıza saygıyla duyurulur.
Bir zamanlar modern tıbbın mucizesi olarak kabul edilen antibiyotikler, bugün insanlığın geleceği açısından en önemli sağlık sorunlarından birinin merkezinde bulunuyor.
Penisilinin keşfiyle başlayan antibiyotik çağı, milyonlarca insanın hayatını kurtardı. Zatürre, idrar yolu enfeksiyonları, sepsis ve daha birçok bakteriyel hastalık tedavi edilebilir hale geldi. Cerrahi operasyonlardan organ nakillerine, yoğun bakım uygulamalarından kanser tedavilerine kadar modern tıbbın pek çok alanı etkili antibiyotiklere dayanıyor.
Ancak bakteriler de mücadele ediyor.
Antibiyotiklerin gereksiz ve yanlış kullanılması, bakteriler üzerinde bir seçilim baskısı oluşturuyor. Hassas bakteriler ortadan kalkarken dirençli bakteriler hayatta kalıyor, çoğalıyor ve direnç özelliklerini başka bakterilere aktarabiliyor.
Böylece bugün kolaylıkla tedavi edilebilen bir enfeksiyon, yarının ciddi sağlık problemine dönüşebiliyor.
Bu durumun bilimsel adı antimikrobiyal direnç.
Ve artık bu sorun yalnızca hastanelerin veya hekimlerin sorunu olmaktan çıktı.
Dünya yeni bir antibiyotik direnci dönemine giriyor
Dünya Sağlık Örgütü, 2026 yılında antimikrobiyal dirençle mücadele için 2026–2036 Küresel Eylem Planı’nı kabul etti.
Bu gelişme, konunun artık küresel sağlık gündeminin en üst sıralarında olduğunu gösteriyor.
WHO’nun yaklaşımındaki en önemli değişikliklerden biri ise “Tek Sağlık – One Health” anlayışının daha güçlü biçimde öne çıkarılması.
Çünkü insan sağlığı; hayvan sağlığından, tarımdan, sudan, gıdadan ve çevreden bağımsız değil.
Bakteriler sınır tanımıyor.
Bir hastanede ortaya çıkan dirençli bir bakteri çevreye, atık sulara veya başka ekosistemlere ulaşabiliyor. Aynı şekilde çevrede bulunan direnç genleri de insan ve hayvan sağlığını etkileyebiliyor.
Dolayısıyla antibiyotik direncini yalnızca reçete üzerinden değerlendirmek artık mümkün değil.
Antibiyotik direnci aynı zamanda bir çevre problemidir.
WHO’nun 2026–2036 Küresel Eylem Planı da tam olarak bu bütüncül yaklaşımı güçlendirmeyi amaçlıyor.
Peki mikroplastiklerin bununla ne ilgisi var?
İşte son yıllarda bilim dünyasında giderek daha fazla dikkat çeken soru bu.
Mikroplastikler, boyutu 5 milimetreden küçük plastik parçacıklarıdır. Bugün denizlerde, nehirlerde, toprakta, içme suyu kaynaklarında ve hatta atmosferde karşımıza çıkabiliyorlar.
Fakat mikroplastiklerin çevresel etkisi yalnızca plastik kirliliği ile sınırlı olmayabilir.
Mikroplastiklerin yüzeyleri, bakterilerin tutunabileceği ve biyofilm oluşturabileceği özel mikro-ortamlar meydana getirebiliyor. Bu yapılara bilim dünyasında “plastisphere” adı veriliyor.
İşte asıl dikkat çekici nokta burada başlıyor.
Son dönemde yapılan araştırmalar, bu mikroplastik yüzeylerinde antibiyotik direnç genleri taşıyan bakterilerin ve hareketli genetik elementlerin birikebildiğini gösteriyor.
Ağustos 2026’da yayımlanan güncel bir araştırmada, doğal olarak yaşlanmış düşük yoğunluklu polietilen (LDPE) mikroplastiklerin üzerinde oluşan mikrobiyal topluluklarda fırsatçı patojenler ile klinik açıdan önemli antibiyotik direnç genleri ve hareketli genetik elementler birlikte tespit edildi.
Araştırmacılar, yaşlanmış mikroplastiklerin nehir ortamlarında antimikrobiyal direncin yayılması açısından rezervuar ve taşıyıcı rol oynayabileceğine dikkat çekiyor.
Bu sonuç son derece düşündürücü.
Çünkü mikroplastik artık yalnızca “çevrede bulunan küçük plastik parçacıkları” olarak görülmemeli.
Belki de bazı koşullarda mikroplastikler, bakterilerin bir araya geldiği, direnç genlerinin taşındığı ve çevrede daha uzun süre kalabildiği mikroskobik platformlara dönüşebiliyor.
Görünmeyen iki tehlike aynı yerde buluşuyor
Bir tarafta mikroplastikler…
Diğer tarafta antibiyotikler ve antibiyotik direnç genleri…
Ve bunların buluştuğu yer çoğu zaman su ve atık su sistemleri.
Bu nedenle gelecekte su güvenliğini değerlendirirken yalnızca “suda mikroplastik var mı?” veya “suda antibiyotik kalıntısı var mı?” sorularını sormak yeterli olmayabilir.
Asıl sorumuz şu olmalı:
Bu maddeler aynı ortamda nasıl etkileşiyor?
Çünkü çevre, laboratuvarımızın dışında gerçekleşen devasa bir biyolojik deney alanıdır.
Antibiyotik kalıntıları bakteriler üzerinde seçilim baskısı oluşturabilir. Mikroplastikler bakterilerin tutunabileceği yüzeyler sağlayabilir. Biyofilmler bakterileri bir araya getirebilir. Direnç genleri ise farklı bakteriler arasında taşınabilir.
Bu süreçlerin tamamını henüz bütün ayrıntılarıyla bilmiyoruz.
Ancak bilimsel bulgular bize önemli bir uyarı veriyor:
Mikroplastik kirliliği ile antibiyotik direncini birbirinden tamamen bağımsız iki sorun olarak değerlendirmek artık yeterli olmayabilir.
Çözüm yalnızca yeni antibiyotik bulmak değil
Elbette yeni antibiyotiklere ihtiyacımız var.
Bilim insanları yeni etki mekanizmalarına sahip moleküller geliştirmek, dirençli bakterilerin zayıf noktalarını bulmak ve mevcut antibiyotikleri daha etkili kullanmak için yoğun biçimde çalışıyor.
Fakat yalnızca yeni antibiyotik üretmek sorunu çözmeyecektir.
Çünkü bakteriler yeni antibiyotiklere de zaman içinde direnç geliştirebilir.
Bu nedenle bir taraftan yeni ilaçlar geliştirirken diğer taraftan elimizdeki antibiyotikleri korumamız gerekiyor.
Gereksiz antibiyotik kullanımını azaltmalıyız.
Viral enfeksiyonlarda antibiyotik kullanılmaması gerektiğini toplumun her kesimine anlatmalıyız.
Hayvancılık ve tarımda antibiyotik kullanımını bilimsel esaslara göre yönetmeliyiz.
Atık suları daha etkin biçimde izlemeliyiz.
Ve artık çevresel araştırmalarda mikroplastikler ile antibiyotik direnci arasındaki ilişkiyi de dikkate almalıyız.
Antibiyotikler gelecek nesillerin mirasıdır
Belki de konuya bakış açımızı değiştirmemiz gerekiyor.
Antibiyotik yalnızca bugün kullandığımız bir ilaç değildir.
Antibiyotikler, gelecek nesillerin de kullanması gereken ortak bir sağlık mirasıdır.
Bugün gereksiz kullandığımız bir antibiyotik, dirençli bakterilerin seçilmesine katkıda bulunabilir.
Çevreye bıraktığımız antibiyotik kalıntıları ve direnç genleri ise bizim yaşadığımız çevreyle sınırlı kalmayabilir.
Mikroplastikler de bu karmaşık çevresel döngünün yeni ve henüz tam olarak anlaşılmamış bir parçası olarak karşımıza çıkıyor.
Bu nedenle antibiyotik direnci artık yalnızca farmakolojinin veya enfeksiyon hastalıklarının konusu değildir.
Bu konu aynı zamanda kimyanın, biyolojinin, çevre bilimlerinin, su yönetiminin, veterinerliğin, tarımın ve halk sağlığının ortak sorunudur.
Gelecekte başarılı olmak istiyorsak yalnızca bakteriye karşı değil, direncin ortaya çıkmasını ve yayılmasını kolaylaştıran bütün çevresel koşullara karşı mücadele etmeliyiz.
Çünkü bakteriler değişiyor.
Bilim de geçirmek zorunda.
Ve belki de antibiyotik çağını sona erdirmemenin yolu, daha fazla antibiyotik kullanmak değil; elimizi daha az antibiyotiğe götürmek, elimizdeki antibiyotikleri korumak ve çevremizdeki görünmeyen direnç mekanizmalarını zamanında fark etmektir.
Kaynaklar
1. World Health Organization (WHO). The World Health Assembly adopts updated Global Action Plan on Antimicrobial Resistance (2026–2036). 25 May 2026.
2. Antimicrobial resistomes in plastisphere-associated microbes over aged low-density polyethylene microplastics in the Haora River of Tripura, India. Water Environment Research, 2026.
Karacabey’deki iddiaları incelemek üzere muhakkik tayin edilen Bursa İl Müftü Yardımcısı Dr. Mustafa Yavuz’un yürüttüğü tahkikat, ne yazık ki adil bir incelemeden ziyade adeta bir “üstünü örtme” çabasına dönüşmüştür. Bilgisine başvurulan din görevlilerimize “Bunu yazmamıza gerek yok”, “Sizden öncekiler de aynısını söyledi” gibi yönlendirici ifadelerle müdahale edilmesi, açık bir psikolojik baskıdır.
Hukuki açıdan bakıldığında; 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 137 ve devamı maddeleri, muhakkike ifadenin özgür iradeyle ve eksiksiz tutanağa geçirilmesi sorumluluğunu yükler. Tanıklara ve şikayetçilere müdahale etmek, maddi gerçeği karartmak demektir. Bu tutum, Türk Ceza Kanunu’nun 257. maddesinde tanımlanan “Görevi Kötüye Kullanma” suçunu ve DMK kapsamında disiplin suçunu oluşturur.
Asıl vahim olan ise dosyanın en başından beri izlediği seyirdir. Diyanet İşleri Başkanlığımızın vaiz ve murakıp gibi unvanları ilgilendiren şikayetlerde soruşturmanın Başkanlık Müfettişlerince yürütülmesi yönündeki talimatı açıkken; dosyanın alelacele İl Müftü Yardımcısına verilmesi ve ardından mahalline gönderilmesi tam bir muammadır.
Burada sormak gerekir: Bu dosya neden Rehberlik ve Teftiş Başkanlığına sevk edilmedi?
Disiplin ve Değerlendirme Daire Başkanlığı, Başkanlık talimatlarını göz ardı ederek bu dosyayı hangi gerekçeyle mahalline iade etmiştir? 657 sayılı DMK’nın 10. maddesi, yöneticilere maiyetindeki hizmetleri mevzuata uygun yürütme sorumluluğu yükler. Talimatlara uymayarak dosyanın adeta kapatılmasına çanak tutan bir yönetim anlayışı kabul edilemez.
Tekbir-Sen olarak bu haksızlığa ve usulsüzlüğe sessiz kalmamız mümkün değildir. Diyanet İşleri Başkanlığımızdan talebimiz nettir:
Karacabey’deki tahkikat derhal Başkanlık Müfettişlerine devredilmeli ve süreç baştan adilce yürütülmelidir.
Görevini tarafsızlıkla yapmayıp personele baskı uygulayan Muhakkik Dr. Mustafa Yavuz hakkında idari soruşturma açılmalıdır.
Başkanlık talimatlarını çiğneyerek dosyayı mahalline gönderen Disiplin ve Değerlendirme Daire Başkanı hakkında tahkikat başlatılmalı ve kendisi görevden alınmalıdır.
Adaletin olmadığı yerde liyakat da huzur da barınamaz. Diyanet çatısı altında hiç kimse hukukun ve talimatların üzerinde değildir.