İBN-İ SÎNÂ’DAN BUGÜNÜN BİLİMİNE: DEĞİŞEN ARAÇLAR, DEĞİŞMEYEN AMAÇ

Bazı insanlar çağları aşar. Onları yalnızca kendi dönemlerinin insanı olarak değerlendiremeyiz; çünkü bıraktıkları eser hâlâ elimizde, bıraktıkları soru hâlâ zihnimizdedir. İbn-i Sînâ işte böyle bir isimdir. 17–23 Ağustos İbn-i Sînâ Haftası vesilesiyle onu yeniden hatırlamak, hem akademisyenlerimiz hem de tıp öğrencilerimiz için önemli bir fırsat.

Aslında herkesin hatırlaması gerekiyor.

Yaklaşık bin yıl önce yaşamış bir şahsiyetten söz ediyoruz. Ama onu gerçekten tanımak için tarihini ezberlemek yetmez; onu merak etmek, sorgulamak, yöntemini anlamaya çalışmak gerekir.

Bir gencin merakından doğan bilim

Hayat hikâyesine baktığımızda, henüz 16 yaşlarında tıp ve fizyolojiyle ilgilenmeye başladığını, kısa sürede önemli bir bilgi birikimine ulaştığını ve deneyler yaptığını görüyoruz. Onu yalnızca “çok şey bilen bir hekim” olarak tanımlamak eksik kalır; çünkü asıl önemli olan bilgiye nasıl ulaştığıdır.

Bilgi, deneyle anlam kazanır. O tarihte gözlem yapan, deneyler gerçekleştiren ve elde ettiği sonuçları hastaların tedavisinde kullanmaya çalışan genç bir bilim insanı düşünün. Gözlem yapıyor, deneylerden yararlanıyor, elde ettiği sonuçları değerlendiriyor ve buradan genel sonuçlara ulaşmaya çalışıyordu.

Bugünkü bilimsel düşüncenin temelinde de gözlem, sorgulama ve kanıt arayışı yok mu?

Tıp öğrencilerime burada durup düşünmelerini isterim: Diploma bir bitiş çizgisi değil, bir başlangıç noktasıdır. Dün tedavi edilemeyen hastalıklar bugün tedavi edilebiliyor; dün bilinmeyen mekanizmalar bugün moleküler düzeyde açıklanabiliyor.

İyi bir hekim “Ben biliyorum” diyen değil, “Daha ne öğrenebilirim?” diye soran hekimdir.

Disiplinler arasındaki buluşma noktası

İbn-i Sînâ’nın hayatında yalnızca tıpla uğraşan bir hekim görmeyiz. Felsefe, mantık, matematik, fizik, astronomi — hepsiyle ilgilenmiş. Bugünün multidisipliner bilim anlayışını düşündüğümüzde, İbn-i Sînâ’nın bu çok yönlü yaklaşımı dikkat çekici bir örnek olarak karşımıza çıkıyor.

Bir ilacın geliştirilmesi bugün de tek bir bilim dalının işi değil. Kimya, biyoloji, toksikoloji, moleküler biyoloji, biyoinformatik, istatistik, yapay zekâ ve hesaplamalı bilimler gibi daha bir çok bilim ile çoğu zaman aynı araştırma sorusunun etrafında buluşuyor.

Büyük bilim, çoğu zaman dalların birbirinden ayrıldığı yerde değil, birbiriyle buluştuğu noktada ortaya çıkar.

Kaynaklara göre, Buhara’daki saray hekimliği döneminde hastalanan hükümdarı tedavi etmiş ve bu başarının ardından saray kütüphanesindeki tıp eserlerine erişim imkânı bulmuş. Burada dikkat çekici olan bir hükümdarın iyileşmesi değil; İbn-i Sînâ’nın bu fırsatı daha fazla öğrenmek için kullanmasıdır.

Tıp neden yapılır?

İbn-i Sînâ’nın hastalarını kazanç için değil, iyilik ve insan yararı amacıyla tedavi ettiği aktarılır.

Aradan bin yıl geçmiş olsa da bu, tıp mesleğinin en temel sorusunu bugün de karşımıza koyuyor:

Tıp neden yapılır?

Elbette modern tıp artık yalnızca hekimin kişisel deneyimine dayanamaz. Kanıta dayalı tıp, klinik araştırmalar, etik kurullar, istatistiksel değerlendirmeler ve hasta güvenliği bugünün sağlık sisteminin vazgeçilmez parçaları.

Ama bütün bu yapının merkezinde hâlâ aynı insan var:

Hasta.

Bilim ne kadar teknolojik hâle gelirse gelsin, insan odaklılığını kaybetmemeli.

Bugünün laboratuvarında bin yıllık soru

İbn-i Sînâ’nın karşılaştığı sorunlarla bizim bugün karşılaştığımız sorunlar aynı değil elbette. O dönemde genetik, mikrobiyota, kanser biyolojisi ya da yapay zekâ destekli ilaç tasarımı gibi şeyler bilinmiyordu. Bugün elimizde olağanüstü teknolojiler var. Ama teknoloji tek başına bilim değildir; bilim, teknolojiyi doğru sorularla buluşturabilme sanatıdır.

Laboratuvarlarımızda molekülleri nanometre düzeyinde inceliyor, yeni ilaç adayları sentezliyor, yapay zekâyla moleküler etkileşimleri tahmin ediyor, kanser hücrelerinin davranışını araştırıyoruz. Bütün bunlar aslında bin yıl önce sorulan aynı temel sorunun modern araçlarla sürdürülmesi:

İnsan sağlığını nasıl daha iyi koruyabiliriz?

Son söz: bizden sonra ne kalacak?

İbn-i Sînâ 57 yaşında hayata veda etti; ama düşünceleri yüzyıllar boyunca yaşamaya devam etti ve eserlerini hala okuyoruz. Çünkü bir bilim insanının gerçek ömrü, biyolojik ömründen çok daha uzundur.

Bu yüzden özellikle genç meslektaşlarıma sormak isterim: Bizden sonra hangi bilgi kalacak? Hangi araştırmamız bir genç bilim insanına ilham verecek? Hangi çalışmamız bir hastanın hayatına dokunacak?

17–23 Ağustos İbn-i Sînâ Haftası vesilesiyle, tıp tarihimizin bu büyük ismini saygıyla anıyor Allah’tan rahmet diliyorum.

Devamını Oku...
Sendikacılık mı, Tehdit ve Vaat Düzeni mi?

Kıymetli okurlarım!

Bugünkü köşe yazımda hepimizin malumu olan, aslında çok iyi bildiğimiz halde tepki göstermekten çekindiğimiz acı bir gerçekten bahsetmek istiyorum.

Özellikle bazı il ve ilçe müftülüklerinde göreve yeni başlayan din görevlilerimize, daha işe başlama evraklarıyla birlikte Diyanet-Sen üyelik formlarının da adeta bir zorunlulukmuş gibi imzalattırıldığına şahit oluyor, duyuyoruz. Maalesef bu duruma zamanla alıştırıldık. Fakat geçenlerde bir hoca hanımın anlattıklarını duyunca adeta şok oldum.

Diyanet-Sen’in bir şube başkanı, yeni göreve başlayan ve sendikaya üye olmak istemeyen Kur’an kursu öğreticisi hoca hanımlara çok sert bir şekilde çıkışarak şu ifadeleri kullanmış:

“Siz 28 Şubat’ı yaşamadınız, bilmezsiniz; biz yaşadık! Biz sizler için mücadele ederken siz neden üye olmuyorsunuz? Biz olmasaydık sizler ezilecektiniz, sizin yaptığınız nankörlüktür!”

Şimdi bu sözleri sarf eden o zata huzurunuzda sormak isterim:

Merhum Erbakan Hocamıza gözdağı vermek için Sincan’da tanklar yürütülürken siz neredeydiniz? Başörtüsüne özgürlük için bizler meydanlarda dondurucu soğuklarda mücadele verirken siz neredeydiniz?

Ne yazık ki malum sendika, artık hizmet sendikacılığı yapmak yerine “tehdit ve vaat sendikacılığı” yapmaya başladı. Nitekim bir şube başkanının sosyal medyada kullandığı “Biz olmasaydık siz yargı yoluna gidemezdiniz” tarzındaki kibirli açıklamalara da hep birlikte şahit olduk.

Yine İstanbul’da Diyanet-Sen’den istifa eden bir hocamızı, ilçe müftülüğünün hac ve umreden sorumlu şube müdürünün arayarak; “Hocam neden istifa ettin? İstifanı geri al, seni umreye gönderelim” demesi, bulundukları devlet makamını bir sendikanın menfaati için nasıl araçsallaştırdıklarının en somut ispatıdır. Kamu makamları, bir sendikanın üye devşirme ofisi değildir!

Kıymetli dostlar;

Sözlerimi bitirirken bir hakkı da teslim etmek gerekir. Şüphesiz ki işini layıkıyla yapan, sendikal ayrım gözetmeksizin her kurum çalışanına eşit mesafede duran ve diyaloğu mükemmel olan çok kıymetli il/ilçe müftülerimiz ve şube müdürlerimiz de var.

Aynı şekilde Diyanet-Sen içerisinde de samimiyetle çalışan, ürettiği projelerle ön plana çıkan, diğer sendikalarla nezaket çerçevesinde diyalog kuran ve sendikasından istifa edenlere kin gütmeyip anlayış gösteren şube başkanlarımız da mevcut. Onları bu üsluptan ve anlayıştan tenzih ediyorum.

Ancak kurumsal gücü ve dini duyguları bir baskı unsuru haline getiren, “biz olmasaydık siz hiçtiniz” kibriyle hareket eden zihniyete artık “dur” deme zamanı gelmiştir. Din görevlisi özgür iradesiyle karar verir; tehdit ile değil, adalet ve samimiyetle yönetilir.

Sağlıcakla kalın.

Devamını Oku...
SORMADAN EDEMİYORUZ: ŞİKÂYET EDİLENİ, KENDİSİNİ SORUŞTURMASI İÇİN GÖREVLENDİRMEK HANGİ HUKUK AKLINA SIĞAR?

Karadeniz Ereğli İlçe Müftülüğü bünyesinde görev yapan ve sendikamız üyesi olan bir din görevlimizin istifası üzerine, istifa gerekçesini öğrenmek amacıyla kendisiyle iletişime geçilmiştir. İlgili din görevlisi, tarafımıza WhatsApp üzerinden gönderdiği yazılı beyanda; Zonguldak İl Müftü Yardımcısı ve Kdz. Ereğli İlçe Müftüsü’nün kendisine baskı uyguladığını, bu baskılar sonucunda istifa sözü vermek zorunda kaldığını ve bu nedenle istifa ettiğini açıkça ifade etmiştir.

Anayasa’nın 51. maddesi ve 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunu ile güvence altına alınan sendikal hakların engellenmesi ve görevi kötüye kullanma suçu niteliğindeki bu mobbing teşebbüsü üzerine, Diyanet İşleri Başkanlığı Disiplin ve Değerlendirme Daire Başkanlığına resmî şikâyet dilekçemiz sunulmuştur.

Ancak ne hazindir ki, tarafsızlık ve objektiflik ilkesi gereği konuyu bağımsız müfettişler marifetiyle incelemesi gereken Disiplin ve Değerlendirme Daire Başkanlığı, şikâyet dilekçemizi hakkında şikâyette bulunduğumuz Zonguldak İl Müftülüğüne havale etmiştir.

Hukukun Temel İlkeleri Ayaklar Altına Alınmıştır!

Hukukun en temel kurallarından biri olan “Hiç kimse kendi davasının yargıcı olamaz” ilkesi hiçe sayılmış; Zonguldak İl Müftülüğü, kendisini aklama yetkisiyle donatılmıştır. Nitekim beklenen olmuş, Zonguldak İl Müftülüğü büyük bir gayretle hazırladığı cevabi yazıda; personelinin rızasıyla istifa ettiğini, mesajı ise “sendikayla muhatap olmamak için” yazdığını öne sürerek olayı kapatma yoluna gitmiştir.

Şimdi Buradan Diyanet İşleri Başkanlığına, Disiplin ve Değerlendirme Daire Başkanlığına ve Kamuoyuna Açıkça Soruyoruz:

  1. Eğer Zonguldak İl Müftülüğünün iddia ettiği gibi bu mesajlar gerçeği yansıtmıyorsa; Kurumu lekeleyen, İl Müftü Yardımcısına ve İlçe Müftüsüne “iftira atan” ilgili personel hakkında neden derhal idari ve adli soruşturma başlatmadınız?
  2. Yazılı delille sabit olan bir iddiada, şüpheli konumdaki idareyi kendi idari soruşturmasında hakem kılmak aklama mekanizmasını çalıştırmak değil midir?
  3. Sayın Disiplin ve Değerlendirme Daire Başkanlığı; şikâyet dilekçelerimizi mahalline göndererek yetkili makamları aklama yolunu mu tercih ediyorsunuz?

Mücadelemiz Hukuki Boyutta Devam Edecektir!

Sendika olarak, üyelerimizin ve din görevlilerimizin üzerindeki usulsüz idari baskılara, mobbing uygulamalarına ve bu hukuksuzlukların üzerini kapatmaya çalışan idari reflekslere asla göz yummayacağız.

Anayasal bir hak olan sendikal özgürlükleri gasp etmeye çalışanlar ve bu usulsüzlüklere göz yumanlar hakkında ombudsmanlık (Kamu Denetçiliği Kurumu), idari yargı ve Cumhuriyet Başsavcılıkları nezdinde gerekli tüm hukuki süreçleri sonuna kadar takip edeceğimizi kamuoyuna saygıyla duyururuz.

TEKBİR-SEN GENEL MERKEZİ

Devamını Oku...
Sorgun İlçe Müftüsü İsa Yaykın’a Ziyaret

Genel Başkanımız Zübeyir Demirkaya ve beraberindeki heyet, Yozgat Sorgun İlçe Müftüsü Sayın İsa Yaykın’ı makamında ziyaret etti.

Samimi bir atmosferde gerçekleşen görüşmede, ilçede yürütülen din hizmetleri ele alınarak hizmette verimliliğin artırılmasına yönelik karşılıklı istişarelerde bulunuldu. Ayrıca Müftü Yaykın’a Sorgun’a kazandırdığı kıymetli hizmetler ve özverili çalışmaları için teşekkür iletildi.

Ziyaret sonunda heyetimiz, gösterdikleri samimi ev sahipliği, nazik misafirperverlikleri ve yakın ilgilerinden dolayı Sorgun İlçe Müftüsü Sayın İsa Yaykın Hocamıza teşekkür ederek çalışmalarında başarılar diledi.

Devamını Oku...
Sendikamızdan Hac ve Umre Hizmetleri Genel Müdürü Hüseyin Demirhan’a Ziyaret

Genel Başkanımız Zübeyir Demirkaya ve beraberindeki heyet, Diyanet İşleri Başkanlığı Hac ve Umre Hizmetleri Genel Müdürü Sayın Hüseyin Demirhan’ı makamında ziyaret etti.

Samimi bir atmosferde gerçekleşen ziyarette Genel Başkan Yardımcımız Mustafa Özdemir, Konya İl Temsilcimiz M. Alperen Güven ve Amasya Göynücek’te Müezzin Kayyım olarak görev yapan mevlidhan İsmail Çıtır da hazır bulundu.

Hac ve umre hizmetleri ile teşkilat çalışmalarına dair son derece verimli istişarelerin gerçekleştirildiği görüşmede, karşılıklı fikir alışverişinde bulunuldu.

Ziyaret sonunda Genel Başkanımız Zübeyir Demirkaya ve heyetimiz, gösterdikleri samimi ev sahipliği, nazik misafirperverlikleri ve yakın ilgilerinden dolayı Hac ve Umre Hizmetleri Genel Müdürü Sayın Hüseyin Demirhan Hocamıza teşekkür ederek çalışmalarında başarılar diledi.

Devamını Oku...
Genel Başkanımız Zübeyir Demirkaya’dan Din Hizmetleri Genel Müdürü Metin Akbaş’a Ziyaret

Genel Başkanımız Zübeyir Demirkaya, Diyanet İşleri Başkanlığı Din Hizmetleri Genel Müdürü Sayın Metin Akbaş’ı makamında ziyaret etti.

Görüşmede, din görevlilerimizin sahada karşılaştığı sorunlar, çalışma koşullarında yaşanan aksaklıklar ve bu problemlere yönelik çözüm önerilerimiz kapsamlı bir şekilde ele alındı. Ayrıca bazı il ve ilçe Müftüleriyle bazı şube müdürlerinin ( isim isim takdim edildi) malum sendikanın temsilcisi gibi hareket ettiklerini ve sendikamıza üye olan din görevlilerimize karşı hasmane tutum sergilediklerini belgeleriyle zat-i alilerine takdim edildi. Ayrıca sahadaki mevcut durumun iyileştirilmesine yönelik karşılıklı istişarelerin yapıldığı ziyaret son derece verimli geçti.

Gösterdikleri yakın ilgi, alakaları ve nazik misafirperverliklerinden dolayı Din Hizmetleri Genel Müdürümüz Sayın Metin Akbaş’a şükranlarımızı sunarız.

Devamını Oku...
Sendikamızdan Sincan İlçe Müftüsü Musa Uzun’a Ziyaret

Genel Başkanımız Zübeyir Demirkaya, Genel Başkan Yardımcılarımız Mustafa Özdemir ve Feriha Tokmak ile birlikte Sincan İlçe Müftüsü Sayın Musa Uzun’u makamında ziyaret etti.

Samimi ve sıcak bir ortamda gerçekleşen ziyarette, din hizmetleri ve güncel konulara ilişkin karşılıklı görüş alışverişinde bulunuldu, çeşitli konularda istişareler yapıldı.

Sendika heyetimiz, gösterdikleri nezaket ve ev sahipliğinden dolayı Sincan İlçe Müftüsü Sayın Musa Uzun’a teşekkür ederek çalışmalarında başarılar diledi. Sayın Uzun da ziyaretten duyduğu memnuniyeti dile getirerek Genel Başkanımız Zübeyir Demirkaya ve beraberindeki heyete teşekkürlerini iletti.

Devamını Oku...
Biz Böyle Bir Yozgat’ta Büyüdük

Bugün sanki başka bir duygusallık var üzerimde.

Kendi kendime sorular sordum ve geçmişime daldım, “bugünde böyle olsun” dedim ve kalemimi elime aldım.

Yaşadığım şehri şehir yapan ne idi?

Yolları mı?

Binaları mı?

Alışveriş merkezleri mi?

Bence hayır…

Bir şehri şehir yapan; o şehrin insanı idi, kültürü idi, geçmişi idi, hatıraları idi.

Doğduğum şehir Yozgat, sadece haritada İç Anadolu’nun ortasında duran bir şehir değildi. Burası dedelerimizin, babalarımızın alın teridir, ninelerimizin duaları idi, çocukluğumuzun geçtiği sokaklardı, yani tarihimizdi, geçmişimizdi.

Eskiden mahallede, yürüdüğümüz sokaklarda herkes birbirini tanırdı.

Kapılar kilitlenmezdi, çok rahatlıkla herhangi bir evden bir bardak su isteyebilirdik.

Komşunun derdi bizim derdimizdi. Bir anda çevresinde dağ gibi olurduk.

Bir evde düğün varsa bütün mahalle orada idi.

Bir cenaze varsa herkes omuz verirdi.

İşte Yozgat’ın ya da Anadolu’daki herhangi bir şehrimizin gerçek zenginliği buydu.

Bugün teknoloji gelişti…

Zenginleştik…

Evler büyüdü…

Ama gönüllerimiz küçüldü sanki.

Eskiden cumbalı konakların pencerelerinden ya da kerpiçli evlerden çocuk sesleri yükselirdi. Bahçelerde tandırlar yanar, komşular birbirine sıcak ekmek gönderirdi. Kokusunu hala hissediyorum, tadını ise asla unutamadım. Şimdi o konakların çoğu sessiz, kerpiç evler zaten yıkılmış. O sokaklardan geçenler ise onların anlattığı hikâyeleri bilmiyor. Sessizliğe bürünmüş her yer…

Oysa her  konağın bir hatırası, her sokağın bir hikâyesi vardır.

Yozgat’ın mutfağını ise anlatamazsınız ki, tatmalısınız.

Mesela madımak sadece bir yemek değildir.

Arabaşı sadece bir çorba değildir.

Tandır kebabı sadece et değildir. Testi kebabı çok farklı bir şey.

Onlar, aynı sofranın etrafında toplanan ailelerin sevgisidir. Tek başınıza zaten bir anlam ifade etmez…

Bir başka güzelliğimiz de türkülerimizdir.

Sürmeli çalınca, gurbeti yaşamayan bile içinden bir şeylerin koptuğunu hisseder. Dalar gidersiniz.

Halay başladığında insanlar sadece oyun oynamaz. Omuz omuza vermeyi öğrenir. Birlik olmayı öğrenir.

Yozgat’ın en büyük serveti ne diye sorsalar? “Ne altındadır ne de toprağındadır” derim

En büyük serveti insanıdır.

Çalışkan insanıdır.

Dürüst insanıdır.

Vefalı insanıdır.

Ama üzülerek görüyorum ki bugün gençlerimiz birer birer başka şehirlere gidiyor ve yukarıda saydıklarım meziyetler ise bir bir yok oluyor. İnsanlar farklılaşıyor, bencilleşiyor.

Köylerimiz yaşlanıyor ve boşalıyor.

Esnafımız eski günleri özlüyor para gelmeyince bocalıyor.

El sanatlarımız unutuluyor.

Çocuklarımız dedelerinin anlattığı hikâyeleri artık bilmiyor hatta dinlemekte istemiyor.

İşte asıl kaybetmememiz gereken budur yani kültürümüzdür.

Çünkü kültürünü kaybeden toplumlar, zamanla kimliklerini de kaybederler. Boşluğa düşerler.

Bizim asıl görevimiz çocuklarımıza bu toprakların hikâyesini anlatmak ve yaşamaktır.

Onlara Yozgat’ın yada doğduğu şehrin neden özel bir şehir olduğunu öğretmektir.

Çünkü insan doğduğu yeri sever.

Ama tanıdığı kadar anlatıldığı kadar sever.

Bildiği kadar sahip çıkar.

Gelin…

Yozgat’ı ya da yaşadığınız yeri yeniden keşfedelim.

Eski konaklarımızı gezelim.

Türkülerimizi dinleyelim.

Yöresel yemeklerimizi çocuklarımıza öğretelim, beraberce yiyelim.

Köylerimizi unutmayalım. Gidip peynirlerinin tadına bakalım, yoğurdunu yiyelim.

Büyüklerimizin anlattığı hatıraları kayıt altına alalım. Çizgi filmlerini yapalım.

Çünkü bir gün onlar olmayacak.

Ama onların anlattıkları kalacak.

Yozgat’ın geleceğini kurtaracak olan devasa yatırımlar ile beraber geçmişine sahip çıkan insanları da yetiştirelim.

Unutmayalım…

Ağacın kökü ne kadar sağlam olursa, dalları da o kadar göğe uzanır.

O kökü korursak, geleceğimiz de güçlü olacaktır.

Bu günde böyle bir şeyler içimden geçti işte.

Devamını Oku...
MİHRABIN VAKARI VE HUKUK TACA ATILAMAZ!

Geçtiğimiz günlerde din görevlilerimiz arasında yaşanan, ilk bakışta “iki eski dostun dertleşmesi” gibi duran ama satır araları eşelendiğinde taşra idaresindeki yapısal çürümeyi, sendikal baskıyı ve bürokratik vurdumduymazlığı gözler önüne seren vahim bir olaya şahit olduk.

Olay, Zonguldak’ın Ereğli ilçesinde geçiyor. Uzun yıllar sendikamız bünyesinde üst yönetim kademelerinde de bulunmuş, bu davaya emek vermiş bir din görevlisi hocamız, ani bir kararla sendikamızdan istifa ediyor. Teşkilat olarak durumun arka planını nezaketle sorup kendisine bir belge ulaşmadığını belirttiğimizde, hocamızın verdiği yazılı cevap adeta taşra bürokrasisinin bir “itirafnamesi” niteliğindedir:

“Evet hocam istifa ettim çünkü Ereğli Müftüsüne söz vermiştim ve Zonguldak İl Müftü Yardımcısına da söz verdim… Ereğli’ye gelince onları 8 ay oyaladım ama peşimi bırakmadılar hocam, o yüzden kusura bakmayasın…”

Şu ifadelere bakar mısınız? Bir din görevlisi, mihrabı ve minberi emanet aldığı idari amirleri tarafından tam 8 ay boyunca ablukaya alınıyor. “Peşimi bırakmadılar” feryadı, aslında taşrada kurulmuş olan o amir nüfuzunun, mobbingin ve psikolojik baskının açık bir itirafı değil de nedir?

Topu Taca Atma Sanatı: Mahalline Sevk Etmek

Tekbir-Sen olarak bizler, anayasal bir hakkın engellenmesi ve görevin kötüye kullanılması niteliğindeki bu açık beyanı, ekran görüntüsünü de ekleyerek Diyanet İşleri Başkanlığı Disiplin Daire Başkanlığı’na resmi bir suç duyurusuyla taşıdık. Beklentimiz neydi? Ankara’dan bağımsız, tarafsız bir müfettiş heyetinin (Rehberlik ve Teftiş Başkanlığı) gelmesi ve bu iddiaları titizlikle incelemesiydi.

Peki ne oldu? Disiplin Daire Başkanlığı, ne hikmetse sendikamızdan ne zaman somut delilli bir şikâyet gitse yaptığı gibi, o meşhur ve konforlu bürokrasi refleksiyle dosyayı hop diye “mahalline sevk etti.” Yani şikâyet edilen müftünün, müftü yardımcısının evrakını, yine onların başında bulunduğu Zonguldak İl Müftülüğü’ne “Bir bakın bakalım” diye gönderdi. Kuzuyu kurda emanet etmek dedikleri tam olarak budur!

Zonguldak İl Müftülüğü de kendisinden bekleneni harfiyen yerine getirdi ve adeta bir aklama aparatı gibi hareket ederek şu trajikomik cevabı verdi: “Efendim, personelin bu mesajı atmasının tek amacı, sendikanın kendisinden uzak durmasını sağlamaktır.” Yani müftülük diyor ki, “Biz baskı yapmadık, bizim memurumuz yalan söylüyor, bizi alet ederek sendikasını atlatmaya çalışıyor.”

Tekbir-Sen Genel Başkanı olarak, müftülüğün bu akıl dışı savunmasını bir an için doğru kabul ederek devlet memurluğu hukukunu bilen herkes adına şu can alıcı soruları soruyorum:

  1. 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu ve disiplin mevzuatı ortadadır. Eğer bu din görevlisi, idari amirlerine (İlçe Müftüsüne ve İl Müftü Yardımcısına) “bana baskı yaptılar, söz aldılar” diyerek iftira attıysa, kurumun itibarını ve amirlerinin şerefini lekelediyse, müftülüğünüz bu personel hakkında neden derhal idari ve disiplin soruşturması başlatmadı?
  2. Kendi amirlerine yazılı olarak “iftira atan” bir memuru korumak, kollamak ve hakkında hiçbir işlem yapmamak Diyanet’in hangi idare anlayışına, hangi adalet terazisine sığmaktadır?
  3. Eğer memura işlem yapılmıyorsa, bu sessizlik aslında mesajdaki o 8 aylık amir baskısının zımnen itiraf edilmesi anlamına gelmez mi?

Anayasa’nın güvence altına aldığı sendikal özgürlük, 4688 sayılı Kanun’un 18. maddesiyle koruma altındadır. Hiçbir müftü, hiçbir müftü yardımcısı ya da idari amir, devletin kendisine verdiği yetkiyi bir sendikanın “üye devşirme ajansı” gibi kullanamaz. Memurlar arasında sendikasına göre ayrım yapmak, 657 sayılı Kanun’un 7. maddesindeki “Tarafsızlık” ilkesinin açık ihlalidir ve TCK 118 uyarınca net bir suçtur.

Diyanet İşleri Başkanlığı üst yönetimi ve Sayın Başkanımız, taşradaki bu ahbap-çavuş ilişkilerine, dosyaları mahalle göndererek örtbas etme kolaycılığına artık dur demelidir. Taşrada din görevlilerini sendikal tercihleri üzerinden baskı altına alan, rehberlik etmek yerine adeta birilerinin sendika temsilcisi gibi çalışan amirler, Diyanet’in kurumsal vakarına en büyük zararı vermektedir.

Tekbir-Sen olarak bu konunun basit bir istifa meselesi olmadığını, taşrada hukukun nasıl askıya alınmaya çalışıldığının somut bir vesikası olduğunu haykırıyoruz. Diyanet İşleri Başkanlığı müfettişleri derhal Zonguldak’a gitmeli, bu kurulan çelişkili tezgahı gün yüzüne çıkarmalıdır. Ankara’da topu taca atanlar bilmelidir ki; adalet taca atılamaz, üyemizin de teşkilatımızın da hakkını sonuna kadar savunacağız!

Zübeyir DEMİRKAYA

Tekbir-Sen Genel Başkanı

Devamını Oku...
BASIN AÇIKLAMASI / KAMUOYU DUYURUSU

DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI ÜST YÖNETİMİNE VE KAMUOYUNA

Anayasa ve yasalarla güvence altına alınmış olan sendikal özgürlükler ile devlet memurlarının tarafsızlığı ilkesi, maalesef taşra teşkilatımızda görev yapan bazı idari amirler eliyle açıkça çiğnenmektedir. Sendikamız bünyesinde üst yönetim kademelerinde de bulunmuş, geçmişe dayalı kadim bir dostluğumuz olan Zonguldak ili Ereğli ilçesinde görevli bir din görevlisi üyemizin istifası üzerine gelişen süreç, idari amirlerin personelin iradesine yönelik kurduğu baskıyı ve bu vahim iddiaların üzerini örtmeye çalışan “mahalli aklama” mekanizmasını gözler önüne sermiştir.

Söz konusu üyemizin istifa belgesinin sendikamıza ulaşmaması üzerine, tamamen dostane ve kurumsal bir takiple kendisine yönelttiğimiz soruya verilen yazılı cevap aynen şöyledir:

“Evet hocam istifa ettim çünkü Ereğli Müftüsüne söz vermiştim ve Zonguldak İl Müftü Yardımcısına da söz verdim, onun için istifa ettim. Sana söyleyemedim kusura bakma. Ereğli’ye gelince onları 8 ay oyaladım ama peşimi bırakmadılar hocam, o yüzden kusura bakmayasın. Ama biraz durayım, tekrar senin sendikana geleceğim inşallah.”

Bu itiraf, taşrada görev yapan bazı müftü ve müftü yardımcılarının, kanuni görev sınırlarını aşarak aylarca bir din görevlisinin peşini bırakmadığını, adeta amirlik nüfuzunu kullanarak sendikal baskı (mobbing) uyguladığını somut bir şekilde kanıtlamaktadır.

Sendikamız, anayasal bir hakkın engellenmesi ve görevin kötüye kullanılması niteliğindeki bu açık beyanı içeren ekran görüntüsünü de ekleyerek Diyanet İşleri Başkanlığına suç duyurusunda bulunmuştur. Ancak, Disiplin Daire Başkanlığı bu somut iddiaları bağımsız müfettişler eliyle inceletmek yerine, ne hikmetse sendikamızdan giden her dilekçede yaptığı gibi, dosyayı “mahalline sevk ederek” topu taca atmıştır. İddiaların odağındaki kişilerin amiri konumunda olan Zonguldak İl Müftülüğü ise, beklendiği üzere tarafsız bir soruşturma yürütmek yerine, adeta bir savunma refleksiyle hareket etmiş ve “din görevlisinin bu mesajı sadece sendikadan uzak durmak amacıyla attığı” yönünde trajikomik bir gerekçeyle kendi kadrosunu aklama yoluna gitmiştir.

Buradan başta Sayın Diyanet İşleri Başkanımız olmak üzere, Başkanlığımızın üst yönetimine hukuki ve mevzuata dayalı şu net soruları soruyor ve çağrıda bulunuyoruz:

1. Sendikal Özgürlüklerin Engellenmesi ve TCK Boyutu

4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunu’nun 18. maddesi açıkça; “Kamu görevlileri, sendikalara üye olmaları veya olmamaları… sebebiyle farklı bir işleme tabi tutulamaz ve görevlerine son verilemez” hükmünü amirdir. Ayrıca Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 118. maddesinde “Sendikal hakların kullanılmasının engellenmesi” açık bir suç olarak düzenlenmiştir. Taşra amirlerinin personeli 8 ay boyunca ablukaya alarak istifaya zorlaması iddiası neden bağımsız müfettişlerce soruşturulmamaktadır?

2. Devlet Memurunun Tarafsızlığı İlkesi (657 Sayılı DMK m. 7)

657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 7. maddesi, devlet memurlarının siyasi partiler veya sendikalar arasında herhangi bir ayrım yapamayacağını, tarafsızlık ilkesine uymak zorunda olduğunu emreder. Ereğli Müftüsü ve Zonguldak İl Müftü Yardımcısı, idari nüfuzlarını belirli bir sendika lehine ya da aleyhine kullanarak 657 sayılı Kanunu açıkça ihlal etmişlerdir. Bu ihlali soruşturması gereken kurumun, şikayeti yine şikayet edilenlerin amirine göndermesi hukukun hangi ilkesiyle bağdaşmaktadır?

3. Zonguldak İl Müftülüğünün Çelişkisi ve Hukuki Sorumluluk

Zonguldak İl Müftülüğünün “personel bu mesajı sendikayı oyalamak/uzak tutmak için attı” savunmasını bir an için doğru kabul edelim. O halde sormak isteriz:

  • Bir din görevlisi, sırf sendikasını savuşturmak için İl Müftü Yardımcısını ve İlçe Müftüsünü zan altında bırakacak, onlara “iftira” niteliği taşıyacak bir yalanı yazılı olarak beyan etmiş midir?
  • Eğer bu beyan yalansa ve müftülük makamlarına iftira atılmışsa, Zonguldak İl Müftülüğü makamlarına asılsız isnatta bulunan ve yalan beyan veren bu personel hakkında neden 657 sayılı DMK uyarınca derhal bir disiplin soruşturması başlatmamıştır?
  • Personeline disiplin işlemi uygulamayan müftülük, bu sessizliğiyle aslında mesaj içeriğindeki baskının ve sözlerin doğruluğunu zımnen itiraf etmiş olmuyor mu?

Disiplin Daire Başkanlığının somut delilli şikayetleri mahalline göndererek adeta bir “aklama aparatına” dönüştürme pratiğinden vazgeçmesini talep ediyoruz. Bu dosyanın taşradaki ahbap-çavuş ilişkileriyle, “göstermelik tahkikatlarla” kapatılmasına müsaade etmeyeceğiz.

Diyanet İşleri Başkanlığı üst yönetimini, taşra teşkilatındaki sendikal baskılara, oda başkanlığı gibi çalışan amirlerin hukuksuzluklarına son vermeye ve bu vahim iddiaların incelenmesi amacıyla Başkanlık Müfettişlerini (Rehberlik ve Teftiş Başkanlığı) derhal görevlendirmeye davet ediyoruz. Hukuki sürecin ve bu idari çelişkilerin sonuna kadar takipçisi olacağımızı kamuoyuna saygıyla duyururuz.

TEKBİR-SEN ( DİYANET VE VAKIF GÖREVLİLERİ SENDİKASI) GENEL MERKEZİ

Devamını Oku...