Yozgat’ın Geleceği Toprağında Saklı: Tıbbi Bitkilerle Kalkınan Bir Şehir Olalım

Değerli okurlarım, 

Bazı şehirler yer altındaki madenleriyle özdeşleşir ve zenginleşir, bazıları ise sanayisiyle büyür.  

Bazı şehirler ise sahip oldukları doğal zenginliklerin henüz farkına tam varamamıştır. Bana göre Yozgat da bu şehirlerimizden biridir. 

Geçtiğimiz günlerde Hitit Üniversitesi ev sahipliğinde gerçekleştirilen VI. Ulusal Tarım ve Gıda Çalıştayı’nda hem çağrılı konuşmacı oturumlarında moderatörlük yapma hem de “Yozgat Yöresine Ait Bazı Tıbbi ve Aromatik Bitkiler ve Kullanım Alanları” başlıklı sunumumu gerçekleştirme fırsatı buldum. Çalıştay boyunca yapılan sunumlar bir kez daha gösterdi ki; geleceğin en stratejik alanlarından biri artık yalnızca tarım değil, bio-ekonomi ve bio-inovasyondur. 

Bugün dünya, petrol kadar değerli yeni bir kaynağın peşinde koşuyor: Biyoaktif doğal bileşikler. 

İlaç sanayi, kozmetik sektörü, fonksiyonel gıdalar, biyopolimerler, çevre dostu ambalajlar ve yeşil nanoteknoloji artık doğal bitkilerden elde edilen etkin maddeler üzerine kuruluyor. Avrupa Birliği’nin milyarlarca avroluk araştırma fonları da tam olarak bu alanlara yönelmiş durumda. Her gün yeni bir hibe programı ile karşılaşabiliyorsunuz. 

Peki Yozgat bu yarışın neresinde? Ya da bu yarışa dâhil miyiz? 

Aslında Yozgat, sanıldığından çok daha büyük bir potansiyele sahiptir. Sahip olduğumuz doğal zenginlikleri bilim, teknoloji ve inovasyonla buluşturabildiğimiz takdirde, ilimiz yalnızca tarımsal üretimde değil, yüksek katma değerli ürünlerin geliştirildiği bir merkez hâline gelebilir. Bunun en güzel örneklerinden biri de Yozgat Lavanta Adası’dır. Bu eşsiz alan, doğru planlama ve bilimsel yaklaşımlarla sadece doğa turizmine katkı sağlayan bir destinasyon olmakla kalmayacak; kozmetik, fitoterapi, aromaterapi ve ilaç sanayisine hammadde sağlayan stratejik bir üretim merkezi olma potansiyeli de taşıyacaktır. 

Bunun yanında, yıllardır yürütülen bilimsel araştırmalar Yozgat florasının tıbbi ve aromatik bitkiler bakımından son derece zengin olduğunu ortaya koymaktadır. Lavantanın yanı sıra kekik, çördük (Sideritis montana), civanperçemi, gülhatmi, rezene, ıhlamur ve endüstriyel kenevir gibi birçok değerli tür; içerdiği fenolik bileşikler, flavonoidler, uçucu yağlar ve diğer biyoaktif maddeler sayesinde yalnızca geleneksel halk hekimliğinde değil, modern ilaç, kozmetik, fonksiyonel gıda ve biyoteknoloji sektörlerinde de önemli kullanım alanlarına sahiptir. Bu zengin biyolojik miras, doğru Ar-Ge yatırımları ve sürdürülebilir üretim modelleriyle desteklendiğinde, Yozgat’ın ekonomik kalkınmasına ve uluslararası düzeyde rekabet gücü kazanmasına önemli katkılar sağlayacaktır. 

Bu bitkileri sadece doğadan toplayıp satmaya devam mı edeceğiz, yoksa onları yüksek katma değerli ürünlere dönüştüren bir sanayi mi kuracağız? 

Yozgat artık yalnızca ham madde üreten bir şehir olmamalıdır. Bitkilerimizi işleyen, standardize eden, etken maddelerini analiz eden, patent geliştiren ve dünya pazarına ürün sunan bir üretim modelini hedeflemelidir. 

Üniversite, kamu kurumları, sanayi kuruluşları ve üreticilere çok büyük görevler düşmektedir.  

Uluslararası standartlarda uçucu yağ distilasyon tesisleri, bitki ekstraksiyon laboratuvarları, fitokimyasal analiz merkezleri ve pilot üretim tesisleri oluşturulmalıdır.  

İlave olarak, genç girişimcilere yönelik biyoteknoloji kuluçka merkezleri kurulmalı ve teknopark bünyesinde doğal ürün geliştiren start-up şirketleri desteklenmelidir. 

Yozgat’ın yalnızca lavanta yağı değil; 

  • standartlaştırılmış bitki ekstraktları, 
  • doğal kozmetik ürünleri, 
  • fonksiyonel gıdalar, 
  • fitofarmasötik ürünler, 
  • biyobozunur ambalaj hammaddeleri, 
  • yeşil sentezle üretilmiş nanomalzemeler 

geliştiren bir şehir olması hiç de uzak bir hedef değildir. 

Bugün dünyada bir kilogram kaliteli uçucu yağın değeri çoğu zaman aynı ağırlıktaki birçok tarım ürününden kat kat fazladır. Asıl ekonomik değer ise yağın kendisinden çok, ondan geliştirilen patentli ürünlerde ortaya çıkmaktadır. 

Yozgat Bozok Üniversitesinin endüstriyel kenevir alanındaki bölgesel ihtisaslaşması da bu vizyon açısından önemli bir avantajdır. Bu altyapının tıbbi ve aromatik bitkilerle bütünleştirilmesi, bölgeyi biyoteknoloji ve doğal ürün araştırmalarında önemli bir çekim merkezi hâline getirebilir. 

Elbette bu dönüşüm yalnızca bilim insanlarının çabasıyla gerçekleşemez. 

Yerel yönetimlerin, valiliğin, kalkınma ajanslarının, üreticilerin, yatırımcıların ve sanayicilerin ortak bir vizyon etrafında buluşması gerekir. 

Yozgat’ın geleceği için hazırlanacak bir “Tıbbi ve Aromatik Bitkiler Master Planı”, önümüzdeki 20-30 yılın ekonomik yol haritası adım adım çıkarılmalıdır. 

Artık sadece buğday üreten değil; 

bilgi üreten, 

patent üreten, 

yüksek teknoloji üreten, 

ihracat yapan, 

marka oluşturan 

bir Yozgat hayal etmek zorundayız. 

Çünkü geleceğin zenginliği yalnızca toprağın altında değil, toprağın üzerinde yetişen bitkilerde ve onları bilgiyle buluşturabilen insan kaynağındadır. 

Ben inanıyorum ki doğru yatırımlar, bilimsel araştırmalar ve ortak akılla Yozgat; Türkiye’nin tıbbi ve aromatik bitkiler, biyoteknoloji ve bio-inovasyon alanında örnek gösterilen şehirlerinden biri olabilir. 

Yeter ki elimizdeki zenginliğin farkına varalım. 

Toprağımız bereketli, bitkilerimiz güçlü, bilim insanlarımız üretken olsun… 

Devamını Oku...
Yetkili Ama Etkisiz Sendikacılığın ve Değişen Emeklilik Sisteminin Memurda Yarattığı Mağduriyet

Türkiye’de kamu çalışanlarının geleceği, adalet ve eşitlik ilkelerinden uzaklaşan bir emeklilik sistemi ile karşı karşıyadır. Bugün kamuda aynı odada, aynı unvanla, aynı sorumluluk altında yan yana çalışan iki memurun emekli olduklarında alacakları maaşlar arasında adeta bir uçurum bulunmaktadır. Bu adaletsizliğin miladı; 1 Ekim 2008 tarihidir.

Bu tarihten önce göreve başlayanlar ile sonra başlayanlar arasındaki bu devasa fark, sadece sosyal bir adaletsizlik değil, aynı zamanda anayasal hakların ve çalışma barışının açık bir ihlalidir.

1. Hukuki ve Teknik Açıdan Eski ve Yeni Sistem Arasındaki Uçurum

2008 yılından önce ve sonra işe giren memurların emeklilik hakları iki tamamen farklı kanuna tabidir ve adaletsizlik de tam olarak bu yasal zeminlerin farklılığından doğmaktadır:

  • 2008 Öncesi Girişliler (5434 Sayılı Emekli Sandığı Kanunu): Bu sisteme tabi olan memurların emekli aylığı; derece, kademe, ek gösterge, taban aylığı ve kıdem aylığı gibi “gösterge unsurları” üzerinden hesaplanır. Aylık Bağlama Oranı (ABO) ilk 25 yıl için %75, sonraki her yıl için %1 artırılır. En önemlisi, memurun çalışırken aldığı maaş unsurları emekliliğine büyük oranda yansıtılır.
  • 2008 Sonrası Girişliler (5510 Sayılı Kanun / 4/c): Ekim 2008’den sonra işe girenler ise “işçi ve esnaf” mantığıyla kurgulanan bir sisteme dahil edilmiştir. Emekli aylığı, çalışma hayatı boyunca ödenen “Prime Esas Kazanç (PEK)” tutarına göre hesaplanır. En büyük hak kaybı ise Aylık Bağlama Oranında (ABO) yaşanmıştır. Eski sistemdeki yüksek oranlar terk edilmiş, ABO her yıl için %2’ye (25 yıl için %50’ye) sabitlenmiştir.

Hukuki Çelişki: Çalışırken yapılan ek ödemeler, tazminatlar ve seyyanen artışların büyük kısmı prime esas kazanca dahil edilmediği için, 2008 sonrası işe giren bir memurun emekli aylığı hesaplanırken gerçek kazancı yok sayılmaktadır. Bu durum, anayasanın “Ücrette Adalet Sağlanması” (Madde 55) ve “Eşitlik İlkesi” (Madde 10) ile doğrudan çelişmektedir. Aynı devlet çatısı altında, aynı unvanda emek veren iki vatandaştan birine sırf işe giriş tarihi yüzünden neredeyse yarı yarıya düşük emekli maaşı reva görülmesi kabul edilemez.

2. “Tüm Kazanımları Biz Elde Ettik” Diyenlerin Derin Sessizliği

Yıllardır meydanlarda, televizyon ekranlarında ve broşürlerde kamu çalışanlarının tüm haklarını kendilerinin aldığını iddia eden, her toplu sözleşmeyi bir “başarı hikayesi” gibi pazarlayanlar, bugün 2008 sonrası işe giren yüz binlerce memurun geleceği karartılırken derin bir sessizliğe gömülmüşlerdir.

Kazanımlarla övünmek kolaydır; ancak gerçek sendikacılık, memurun geleceğini ipotek altına alan yasal düzenlemeler karşısında dimdik durmayı, masayı gerekirse devirmeyi ve sokakta hakkı aramayı gerektirir. Kamu çalışanları her geçen gün yoksullaşırken, emeklilik hayalleri ellerinden alınırken sus pus yerinde oturanlar, bu mağduriyetin en büyük ortaklarıdır.

3. Asıl Sorumlu Malum Sendikalar Değil, Onları Yetkili Kılan Kamu Çalışanlarıdır

Burada iğneyi kendimize, çuvaldızı başkasına batırmak zorundayız. Aslında mevcut teslimiyetçi, memuru masada bırakan malum sendikaların hiçbir suçu yoktur. Onlar misyonlarını oynamakta, güç sahiplerinin çizdiği sınırların dışına çıkmamaktadır. Asıl suç; bu etkisiz, basiretsiz ve memurun hakkını savunmaktan aciz sendikalara üye olmaya devam eden, onları “yetkili ama etkisiz” konumda tutan kamu çalışanlarının kendisindedir.

Bir sendika, gücünü üye sayısından alır. Eğer siz haklarınızı geriye götüren, emekli maaşınızı kuşa çeviren düzenlemelere ses çıkarmayan bir yapıya aidat ödemeye ve üye kalmaya devam ederseniz, o yapıya “Ben halimden memnunum, haklarımı masada bırakmaya devam edebilirsin” mesajı vermiş olursunuz.

  • Toplu sözleşme masasında memuru enflasyona ezdiren,
  • 2008 sonrası girişlilerin emeklilik hakkı gasp edilirken kafasını kuma gömen,
  • Kariyer basamakları, ek gösterge ve seyyanen zam oyunlarıyla memuru oyalayan yapılara verilen her bir üyelik desteği, gelecekte yaşanacak daha büyük mağduriyetlerin davetiyesidir.

Sonuç: Sil Baştan Bir Reform Kaçınılmazdır

Türkiye’deki emeklilik sistemi, yamalı bohça formundan çıkarılmalı ve “tek tip, adil ve insani” bir anlayışla sil baştan değiştirilmelidir. 2008 öncesi ve sonrası ayrımı derhal ortadan kaldırılmalı, memurun çalışırken aldığı tüm net gelir (seyyanen ödemeler dahil) emekli keseneğine sayılmalıdır.

Ancak bu dönüşüm, masada oturan etkisiz sendikaların lütfuyla değil, kamu çalışanlarının iradesiyle gerçekleşecektir. Memurlar olarak silkelenmek, bizi temsil etmeyen yapılardan desteğimizi çekmek ve hakkımızı hukuki-örgütlü mücadeleyle aramak zorundayız. Aksi takdirde, bugün ses çıkarmayanlar, yarın emekli olduklarında açlık sınırının altında bir yaşamla baş başa kalmaya mahkum olacaklardır.

Devamını Oku...
Bir Çaydanlık Dolusu Umut: Kaynatılan Su Mikroplastiklerden Kurtulabilir mi?

Suyun Sesini Duydum adlı kitabımda da vurguladığım gibi, su hayatın temelidir. Ancak son yıllarda gerçekleştirilen bilimsel çalışmalar, bu vazgeçilmez yaşam kaynağının görünmeyen bir tehdidi de taşıdığını ortaya koymaktadır: mikroplastikler 

Mikroplastikler; plastik şişelerden, poşetlerden, sentetik tekstil ürünlerinden, araç lastiklerinden ve sayısız plastik üründen koparak çevreye yayılan, gözle görülemeyecek kadar küçük plastik parçacıklarıdır. Bugün artık okyanusların en derin noktalarında, dağların zirvelerindeki bulutlarda, insan kanında, anne sütünde ve hatta plasentada bile mikroplastiklere rastlanmaktadır. 

Bilim dünyasında yapılan araştırmalar, insanların her yıl on binlerce mikroplastik parçacığını su ve gıdalar aracılığıyla vücuduna aldığını göstermektedir. Özellikle plastik şişelerde satılan suların da mikroplastik içerebildiği ortaya konulmuştur. Bu durum, içtiğimiz suyun güvenliği konusunda yeni soruları beraberinde getirmektedir. 

Geçtiğimiz yıllarda PET şişeler üzerine yaptığımız çalışmalarda, plastik ambalajlardan çeşitli kimyasalların gıdalara ve içeceklere geçebildiğini göstermiştik. Bugün ise bilim insanları yalnızca kimyasalların değil, doğrudan plastik parçacıklarının da insan vücuduna ulaştığını ortaya koymaktadır. 

Peki çözüm var mı? 

Çin’deki Jinan Üniversitesi ve Guangzhou Tıp Üniversitesi araştırmacılarının ortaklaşa gerçekleştirdiği ve Environmental Science & Technology Letters dergisinde yayımlanan yeni bir çalışma umut verici sonuçlar ortaya koydu. Araştırmacılar, musluk suyunu 5 dakika kaynatıp 10 dakika soğuttuktan sonra süzmenin, sudaki nano ve mikroplastiklerin önemli bir kısmını uzaklaştırabildiğini belirledi.  

Bu durumun arkasındaki mekanizma oldukça ilginçtir. 

Sert sularda,  yani litre başına 120 mg ve üzerinde kalsiyum karbonat içeren sularda, bulunan kalsiyum ve magnezyum mineralleri, kaynatma sırasında kalsiyum karbonat adı verilen katı bir yapı oluşturur. Evlerimizde çaydanlıkların veya su ısıtıcılarının içinde zamanla oluşan beyaz tabaka aslında bu kalsiyum karbonattır. Araştırmacılar, yükselen sıcaklığın kalsiyum karbonat çekirdeklenmesini mikroplastikler üzerinde hızlandırdığını ve bu parçacıkların kalsiyum karbonat birikintileri içinde kapsüllenerek çökeldiğini tespit etmiştir. Daha sonra su basit bir kahve filtresinden geçirildiğinde bu parçacıkların önemli bölümü ortamdan uzaklaştırılabilmektedir.  

Araştırmanın sonuçlarına göre sert sularda mikroplastiklerin %84 ila %90’ı uzaklaştırılabilmektedir; bu oran suyun sertlik derecesiyle doğru orantılı olarak artmaktadır. Litre başına 60 mg’dan az kalsiyum karbonat içeren çok yumuşak sularda ise bu oran yaklaşık %25 düzeyinde kalmaktadır. Bu nedenle yöntemin etkinliği, suyun mineral içeriğine bağlı olarak önemli ölçüde değişmektedir.  

Elbette bu yöntem bütün sorunu çözmüyor. Mikroplastikler yalnızca içme suyundan değil; soluduğumuz havadan, tükettiğimiz gıdalardan ve kullandığımız günlük ürünlerden de vücudumuza girmektedir. Ancak kaynatma yöntemi, özellikle gelişmekte olan ülkelerde düşük maliyetli ve kolay uygulanabilir bir önlem olarak dikkat çekmektedir. 

Mikroplastiklerin insan sağlığı üzerindeki etkileri konusunda araştırmalar sürmekte olup bilim insanları henüz kesin bir uzlaşıya ulaşamamıştır. Bazı çalışmalar mikroplastiklerin hücre zarlarına zarar verebileceğini ve hücre ölümüne (apoptoz) yol açabileceğini öne sürerken, diğer araştırmacılar mevcut kanıtların yeterliliğini sorgulamaktadır. Bağışıklık sistemi, hormonal denge, bağırsak florası ve sinir sistemi üzerindeki olası etkiler ise araştırmacıların gündemdeki öncelikli konuları arasında yer almaktadır.  

Peki bireysel olarak neler yapabiliriz? 

  • Mümkün olduğunca tek kullanımlık plastiklerden uzak durmalıyız. 
  • Plastik şişelerde uzun süre beklemiş suları tüketmemeliyiz. 
  • Sıcak yiyecek ve içecekleri plastik kaplarda muhafaza etmemeliyiz. 
  • Cam ve paslanmaz çelik ürünleri tercih etmeliyiz. 
  • Musluk suyunu uygun koşullarda kaynatıp süzerek tüketmeyi değerlendirebiliriz. 

Bazen büyük sorunlara karşı çözümler oldukça basit olabilir. Belki de her gün demlediğimiz bir bardak çayın arkasında, sağlığımızı koruyacak önemli bir bilimsel yöntem gizlidir. 

Unutmayalım; su yaşamdır. Ancak temiz ve güvenli su, sağlıklı bir yaşamın vazgeçilmez şartıdır. Mikroplastiklerin giderek arttığı günümüzde, bilimsel gelişmeleri takip etmek ve günlük hayatımıza uyarlamak geleceğimiz için önemli bir sorumluluktur. 

Kaynak 

  • Yu Z, Wang JJ, Liu LY, Li Z, Zeng EY. “Drinking Boiled Tap Water Reduces Human Intake of Nanoplastics and Microplastics.” Environmental Science & Technology Letters, 2024; 11(3): 273–279. https://doi.org/10.1021/acs.estlett.4c00081 

Devamını Oku...
Diyanet’te Şube Müdürlüğü Sınırı: Tehdit mi, Rehber mi?

Diyanet İşleri Başkanlığı, Anadolu’nun en ücra köşesinden metropollere kadar çok geniş bir coğrafyada, toplumun manevi hayatına rehberlik eden devasa bir teşkilattır. Bu teşkilatın omurgasını ise şüphesiz camilerde, Kur’an kurslarında gece gündüz demeden görev yapan fedakar din görevlilerimiz oluşturmaktadır. Ancak sahada işlerin kusursuz yürümesi, sadece din görevlilerimizin gayretine değil, taşra teşkilatındaki idari mekanizmanın adaletine de bağlıdır.

Bugün gelinen noktada, taşra teşkilatının en kritik yönetim kademelerinden biri olan ilçe müftüleri ve şube müdürlerinin görev ve sorumluluk tanımlarının net bir şekilde yapılması, artık ertelenemez bir zorunluluk haline gelmiştir.

İki Farklı Şube Müdürü Portresi

Sahanın nabzını tuttuğumuzda karşımıza maalesef iki taban tabana zıt şube müdürü profili çıkıyor:

  • Mihrabın ve Minberin Destekçileri: Bir tarafta görevini bir hizmet yarışı olarak gören, din görevlisinin derdiyle dertlenen, mevzuatı zorlaştırmak için değil kolaylaştırmak için esneten, personele her konuda kol kanat geren şube müdürlerimiz var. Onlar, idareci olmanın “hakim olmak” değil, “hadim (hizmetkar) olmak” anlamına geldiğinin bilincindeler.
  • Mevzuatı Silah Olarak Kullananlar: Diğer tarafta ise adeta kendisini din görevlilerine zorluk çıkarmaya, tabiri caizse “zulmetmeye” adamış bir azınlık yer alıyor. Bürokratik gücü bir ego tatmini vasıtası olarak gören, din görevlisinin moral ve motivasyonunu sıfırlayan bu anlayış, sadece personele değil, Diyanet’in kurumsal itibarına da zarar vermektedir.

Aynı unvana, aynı yetkilere sahip iki memurun yönettiği ilçelerde personelin huzuru arasında dağlar kadar fark varsa, burada kişisel inisiyatiflerin ötesinde yasal bir boşluk var demektir. İdarecinin keyfi tutumu, din görevlisinin kaderi olamaz.

Çözüm: İvedilikle Net Görev Tanımı

Bir şube müdürünün yetkisi nerede başlar, nerede biter? Müftünün koordinasyon yetkisi ile şube müdürünün idari sınırları nasıl ayrışır? Bu soruların cevabı yoruma açık bırakılmamalıdır. Diyanet İşleri Başkanlığımızın, taşradaki bu yetki karmaşasını ve keyfi uygulamaları sonlandıracak adımları ivedilikle atacağına olan inancımız tamdır.

Mevzuatta yapılacak net bir görev ve sorumluluk tanımı; hem işini hakkıyla yapan idarecilerimizi koruyacak hem de yetkisini aşarak personele mobbing uygulayanların önünü kesecektir.

Tekbir-Sen Olarak Sözümüzdür

Bizler Tekbir-Sen olarak, Diyanet çalışanlarımızın sahada yaşadığı sorunları, uğradıkları haksızlıkları ve idari baskıları gayet iyi biliyoruz. Sendikacılığı sadece koltuk icraatı olarak görmüyor; personelin huzurunun, din hizmetinin kalitesini doğrudan etkilediğine inanıyoruz.

Diyanet personelinin hakkını, hukukunu ve çalışma barışını korumak adına dün olduğu gibi bugün de sesimizi yükseltmeye, çözüm yolları üretmeye ve bu uğurda cesur adımlar atmaya kararlılıkla devam edeceğiz. Müftülükler ceza kesme merci değil, rehberlik ve koordinasyon merkezleri olmalıdır.

Unutulmamalıdır ki; mihraptaki imamın, kürsüdeki vaizin, sınıftaki Kur’an kursu öğreticisinin huzurlu olmadığı bir sistemde, topluma verimli bir din hizmeti sunulamaz. İdari reform, tam da bu huzuru tesis etmek için bugün elzemdir.

Devamını Oku...
Tekbir-Sen’den O Şube Müdürüne Suç Duyurusu: “Makamdan Güç Alıp Mobbing Yapanlara Müsaade Etmeyeceğiz!”

Tekbir-Sen, 23 Nisan’da idari izin kullanmak isteyen din görevlisine zorluk çıkararak usulsüz şekilde senelik izin yazdırdığı iddia edilen şube müdürü hakkında Diyanet İşleri Başkanlığı nezdinde resmi suç duyurusunda bulundu. Sendikamız genel başkanı Sayın Zübeyir DEMİRKAYA tarafından yapılan açıklamada, “O müdürün kim olduğunu Ankara’da bilmeyen kalmadı. Din görevlilerimize baskı ve mobbing uygulayarak ego tatmin edilmesine asla müsaade etmeyeceğiz” dedi.

Diyanet ve vakıf çalışanlarının hak savunuculuğunu üstlenen Tekbir-Sen, taşra teşkilatlarında din görevlilerine yönelik uygulandığı iddia edilen keyfi uygulamalara ve bürokratik baskılara karşı sert bir duruş sergiledi. Son olarak 23 Nisan resmi tatil dönemindeki idari izin hakkını kullanmak isteyen bir din görevlisinin maruz kaldığı usulsüz işlem, sendika yönetimi tarafından yargıya ve en üst devlet kademelerine taşındı.

“Kanuni İdari İzni, Zorla Senelik İzne Dönüştürdü”

Tekbir-Sen Genel Genel Başkanı DEMİRKAYA tarafından konuya ilişkin yapılan açıklamada, ilgili şube müdürünün devletin en üst kademesi tarafından tanınan yasal bir hakkı çiğnediği vurgulandı. Açıklamada, 23 Nisan’da idari izin hakkını kullanmak isteyen din görevlisine zorluk çıkarıldığı ve kanuna aykırı bir şekilde senelik izin formunun imzalatıldığı belirtildi.

Makam odalarının şahsi ego tatmin yeri olmadığını ifade eden Tekbir-Sen Genel Başkanı DEMİRKAYA, şu ifadelere yer verdi:

“Tekbir-Sen olarak, hiçbir zaman makamı ve mevkisi ne olursa olsun, oturduğu koltuktan güç alarak din görevlilerimize baskı kuran, mobbing uygulayan ve çalışanlarımızın anayasal haklarını tırpanlamaya kalkan zihniyetlere geçit vermedik, vermeyeceğiz.”

“Ankara ve TBMM Durumu Gayet İyi Biliyor”

Söz konusu şube müdürünün sergilediği tutumun ve isminin devletin zirvesi tarafından da yakından takip edildiği belirtilen açıklamada, olayın ulaştığı boyutlar şu sözlerle aktarıldı:

“Bu şube müdürünün kim olduğunu, taşrada personeline ne tür yaklaşımlarda ve davranışlarda bulunduğunu başta Diyanet İşleri Başkan Yardımcılarımız olmak üzere, genel müdürlerimiz ve daire başkanlarımız gayet iyi bilmektedir. Sadece Diyanet bürokrasisi değil; AK Parti ve MHP başta olmak üzere Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanlığı da bu şahsın usulsüz uygulamalarından ve sergilediği tavırlardan haberdardır. Biz, din görevlimizin uğradığı bu haksızlığı tüm bu mercilere resmi dilekçelerimizle ileterek şikayetçi olduk.”

“Din Görevlileri Asla Yalnız Değildir”

Genel Başkanımız, açıklamasının sonunda sahada görev yapan tüm cami ve Kur’an kursu personelinin yanında olduklarının altını çizerek kararlılık mesajı verdi:

“Diyanet İşleri Başkanlığı nezdinde başlattığımız yasal sürecin ve suç duyurumuzun sonuna kadar takipçisi olacağız. Din görevlilerimiz asla sahipsiz ve yalnız değildir. Birilerinin kendi egosunu tatmin etmesi için memurlarımızın ezilmesine göz yummayacağız. Tekbir-Sen, diyanet çalışanlarının cesur sesi olarak hakkı haykırmaya ve üyelerinin hukukunu korumak adına her platformda mücadele etmeye devam edecektir.”

Devamını Oku...
Makamlar Ego Tatmin Yeri Değil, Millete Hizmet Kapısıdır!

“Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.”

İslam dininin yönetim, iletişim ve insan ilişkilerindeki temel vizyonunu çizen bu kutlu hadis-i şerif, ne yazık ki bugün bizzat bu dini tebliğ etmek ve yaşatmakla mükellef kurumların bazı kademelerinde unutulmaya yüz tutmuştur. Din görevlilerimizin mihrapta, kürsüde, minberde gece gündüz demeden yürüttüğü ulvi görev, maalesef bazı il/ilçe müftüleri ve şube müdürlerinin mevzuatı aşan şahsi engellemeleriyle sekteye uğratılmaktadır.

Geçtiğimiz günlerde Tekbir-Sen olarak şahit olduğumuz ve bizzat bir din görevlimizin Kurban Bayramı idari izni esnasında yaşadığı mobbing vari tutum, bardağı taşıran son damla olmuştur. Bir şube müdürünün, personeline kanuni hakkı olan idari izni kullandırtmamak adına “Cuma namazında caminde ol, bayramın birinci günü izin kullanamazsın” gibi hiçbir hukuki dayanağı olmayan, tamamen keyfi ve kanun dışı söylemlerde bulunması kabul edilemez.

Açıkça sormak istiyoruz: Müftülükler, bazı yöneticilerin egolarını tatmin etme ve memurlar üzerinde tahakküm kurma makamları mıdır?

İzin Hakları Amirlerin Tekelinde Değildir, Kanuni Temirlerdir!

Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletidir ve hiçbir amir, maiyetindeki personelin kanuni haklarını kendi rızasına veya keyfine bağlayamaz.

  • 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 10. Maddesi açıkça der ki: “Amir, maiyetindeki memurlara hakkaniyet ve eşitlik içinde davranır. Amirlik yetkisini kanun, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ve yönetmeliklerde belirtilen esaslar içinde kullanır.”
  • Yine aynı kanunun Yıllık ve Mazeret İzinleri başlığı altındaki maddeler ve Cumhurbaşkanlığı tarafından yayımlanan İdari İzin Genelgeleri, tüm devlet memurlarını kapsadığı gibi din görevlilerimizi de kapsar. İdari izin, devletin en üst kademesi tarafından verilen toplu bir haktır; taşradaki bir şube müdürünün bu hakkı tırpanlama yetkisi yoktur.

Din görevlisi izne çıkacağı zaman önüne sürülen “Cumayı kim kıldıracak?”, “Yerine adam buldun mu?” soruları, kurumsal bir yönetim acziyetinin itirafıdır. Diyanet İşleri Başkanlığı Taşra Teşkilatı Görev Yönetmeliği uyarınca, personelin izinli veya raporlu olduğu dönemlerde camilerdeki ibadet hizmetlerinin aksamaması için gerekli planlamayı ve görevlendirmeyi yapmak din görevlisinin değil, müftülüğün ve o şube müdürünün asli görevidir. Memura kendi hakkını kullanabilmesi için şart koşmak, görevi ihmal etmektir.

Hukuksuzluğa Karşı Kaymakamlık, DİB ve Cumhurbaşkanlığı Nezdinde Mücadele

Nitekim bu haksızlığa karşı sessiz kalmayarak İlçe Kaymakamlığına müracaat edilmesi ve sonrasındaki mutat toplantıda ilçe müftüsünün “Müftülük olarak planlama yapacağız, dileyen idari iznini kullanabilir” şeklindeki sağduyulu açıklaması, yapılan hatadan dönülmesi adına olumludur. Ancak bu durum, taşrada yaşanan yapısal ve zihniyet kaynaklı problemleri tamamen ortadan kaldırmamaktadır.

Tekbir-Sen olarak, din görevlilerimizi köle, kendilerini ise buyrukçu ilan eden bu zihniyete karşı sesimizi en gür şekilde çıkarmaya devam edeceğiz. Bu doğrultuda;

  1. Söz konusu şube müdürünün mevzuat dışı ve keyfi tutumu hakkında Diyanet İşleri Başkanlığımıza resmi şikayette bulunulmuştur.
  2. İzinler konusunda din görevlilerine zorluk çıkaran, kurum aidiyetini zedeleyen tüm müftülükler ve idareciler hakkında Cumhurbaşkanlığı (CİMER) düzeyinde gerekli yasal girişimler başlatılmıştır.

Din Görevlileri Asla Yalnız Değildir!

Diyanet İşleri Başkanlığımızın, taşra teşkilatlarında kronikleşmeye başlayan bu “izin krizi” ve “amir baskısı” hususunda ivedi bir şekilde müftülükleri uyaran net bir genelge yayımlamasını talep ediyoruz.

Kimse din görevlilerimizin sahipsiz olduğunu sanmasın. Birileri koltuklarından güç alıp ego tatmin etsin diye bizlerden susmamızı, haklarımızın çiğnenmesine göz yummamızı beklemesin. Tekbir-Sen olarak gönülleri fethede fethede, sorunların çözümü konusunda da cesur adımlar ata ata büyümeye; diyanet ve vakıf çalışanlarımızın haklı ve cesur sesi olmaya kararlılıkla devam edeceğiz!

Unutulmasın ki; adaletle hükmetmeyen makamlar, oturanların omuzlarında birer vebal yüküdür.

Devamını Oku...
Mağaranın Sessizliğinde Olgunlaşan Lezzet: Divle Obruk Peyniri ve Anadolu’nun Yaşayan Mirası

Mağaranın Sessizliğinde Olgunlaşan Lezzet: Divle Obruk Peyniri ve Anadolu’nun Yaşayan Mirası

Konya Ereğli’de gerçekleştirilen “Tarım ve Gıda Güvenliğinde Sürdürülebilirlik” panelinin ardından, Anadolu’nun en özel gastronomi miraslarından biri olan Divle Obruk Peyniri’nin üretildiği mağarayı ziyaret etme fırsatı bulduk. 

Bilimsel sunumlarla başlayan programımız, adeta doğanın kendi laboratuvarında devam etti… 

Karaman’ın Ayrancı ilçesine yaklaşık 16 kilometre uzaklıktaki Divle köyünde bulunan ve halk arasında “obruk” olarak bilinen bu doğal mağara, yalnızca bir peynir depolama alanı değil; aynı zamanda yüzyıllardır yaşayan doğal bir fermantasyon merkezi niteliğinde. 
Allah’ın bir mucizesine daha şahit oluyordum. 

Eşsiz doğal güzellikleri temaşa ederek bol bol fotoğraf çektik. Yerden yaklaşık 36 metre aşağıda bulunan ve yaklaşık 250 metre uzunluğa sahip mağaraya ikişer kişilik asansörle indik. Mağaranın kendine özgü kokusu ve yer altındaki karanlık atmosferi insanı adeta bambaşka bir âleme götürüyor. 

Gerçekten görmek ve koklamak lazım… 

Köy muhtarımızın verdiği bilgilere göre mağara, yıl boyunca ortalama 4 derece sıcaklığını koruyarak peynirin olgunlaşması için eşsiz bir doğal ortam oluşturuyor. 

Bilgileri büyük bir dikkatle dinlemeye devam ediyorum. 

Divle Obruk Peyniri; %80 koyun, %10 keçi ve %10 inek sütünden elde edilen özel karışımın geleneksel yöntemlerle hazırlanmasıyla üretiliyor. Peynirler keçi ve kuzu derilerine basıldıktan sonra mağaraya indiriliyor ve burada yaklaşık 5-6 ay boyunca doğal fermantasyona bırakılıyor. 

İlk zamanlarda beyaz görünümde olan tulumların yüzeyi zamanla maviye, ardından tamamen kırmızı bir renge dönüşüyor. Bu kırmızı renk ise peynirin olgunlaştığının en önemli göstergesi olarak kabul ediliyor. 

Bu eşsiz dönüşümün ardındaki en önemli unsur ise ulusal ve uluslararası yayınlara konu olmuş mağaranın doğal mikroflorası… 

Mağara duvarlarında bulunan özel bakteriler ve Penicillium türü küf mantarları, peynire kendine has aroma, renk ve lezzet kazandırıyor. Bu nedenle Divle Obruk Peyniri, halk arasında zaman zaman “Türk Rokforu” olarak da anılıyor. 

Aslında burada doğanın kendi biyoteknolojisini görmek mümkün. 

İnsan müdahalesi olmadan, yalnızca mağaranın doğal ekosistemiyle gerçekleşen bu olgunlaşma süreci; geleneksel bilginin ve mikrobiyal çeşitliliğin ne kadar değerli olduğunu bir kez daha gösteriyor. 

Bölgedeki üretimin yalnızca ekonomik değil; kültürel, biyolojik ve gastronomik açıdan da büyük önem taşıdığı görülüyor. Ürünün ulusal ve uluslararası düzeyde daha güçlü tanıtılmasıyla birlikte bölge ekonomisinin çok daha fazla güçleneceği de açıkça görülüyor. 

Panelde dijital tarım, sürdürülebilir üretim ve gıda güvenliği üzerine yaptığımız değerlendirmelerin ardından Divle Obruk Mağarası’nı görmek, teorik bilgilerin sahadaki gerçek karşılığını hissetmek açısından oldukça anlamlıydı. Çünkü sürdürülebilirlik yalnızca teknolojiyle değil; aynı zamanda yerel bilgiye, biyolojik çeşitliliğe ve geleneksel üretim kültürüne sahip çıkmakla mümkün olabilir. 

Tabii ki orada tattığım yoğurdun lezzetini de hayatım boyunca unutamayacağım. 

Anadolu’nun derinliklerinde sessizce olgunlaşan bu peynir, aslında bizlere çok önemli bir gerçeği anlatıyor: 

Geçmişten geleceğe uzanan güçlü üretim mirasımız; hem sağlığımızı koruyor hem de eşsiz lezzetleri yaşatmaya devam ediyor. 

Bu anlamlı ziyareti gerçekleştirmemize vesile olan organizasyon ekibine tekrar teşekkür ediyorum. 

Devamını Oku...
Diyanet’te Gönül Köprüleri: Hac ve Umre Hizmetleri Genel Müdürü Hüseyin Demirhan’a Ziyaret

Tekbir-Sen heyeti olarak, Diyanet İşleri Başkanlığı Hac ve Umre Hizmetleri Genel Müdürlüğü görevine atanan, kıymetli hocamız Sayın Hüseyin Demirhan’ı makamında ziyaret ettik.

Ziyarette heyetimize; Konya İl Temsilcimiz Mehmet Alperen Güven, Eskişehir’de görev yapan hafız Rıdvan Yıldız ve TİGEM’de veteriner hekim olarak görev yapan Hafız İbrahim Acar eşlik etti.

Taşradaki Müjde: Din Görevlilerimizin Hac ve Umre Heyecanı

Oldukça samimi ve sıcak bir atmosferde gerçekleşen görüşmede, Genel Müdürlüğümüzün son dönemdeki çalışmalarıyla taşrada oluşan pozitif rüzgârı bizzat ilettik. Özellikle taşrada görev yapan, mukaddes toprakların hayaliyle yanıp tutuşan din görevlilerimiz arasında esen olumlu hava ve artan motivasyon görüşmemizin ana gündem maddesiydi.

“Hocalarımızın Şükranlarını İlettik”

Ziyaret sonrası yapılan değerlendirmede, din görevlilerinin Hac ve Umre hizmetlerinde daha aktif rol alması ve süreçlerin şeffaflığı konusundaki memnuniyet dile getirildi:

“Sayın Genel Müdürümüz Hüseyin Demirhan’ın göreve gelmesiyle birlikte, taşradaki meslektaşlarımızın umutları tazelenmiş ve büyük bir heyecan oluşmuştur. Sahadaki bu güzel enerjiyi ve hocalarımızın selamlarını kendilerine ileterek, gösterdikleri gayretli çalışmalardan dolayı camiamız adına şükranlarımızı arz ettik.”

Nezaket ve Samimiyet Dolu Karşılama

Bizleri makamında büyük bir misafirperverlikle ağırlayan, fikirlerimize değer veren ve her zaman çözüm odaklı bir yaklaşım sergileyen Sayın Hüseyin Demirhan hocamıza şahsım ve heyetim adına en kalbi şükranlarımı sunarım.

Tekbir-Sen olarak; kutsal topraklara duyulan hasretin dinmesi ve hizmet kalitesinin artması noktasında Genel Müdürlüğümüzle eşgüdüm içinde çalışmaya devam edeceğiz.

Devamını Oku...
Tekbir-Sen’den İçişleri Bakanlığı’nda Kritik Temas: Aziz Yıldırım’a Hayırlı Olsun Ziyareti

Mülki idaredeki tecrübesi ve devlet adamlığıyla tanınan, İçişleri Bakanlığı Personel Genel Müdürlüğü görevine atanan Trabzon eski Valisi Sayın Aziz Yıldırım’ı makamında ziyaret ettik.

Sektörel Reformlar ve Çözüm Odaklı Görüşme

Oldukça samimi bir atmosferde gerçekleşen ziyarette, sadece bir “hayırlı olsun” temennisinin ötesine geçerek, din görevlilerimizin ve cami hizmetlerinin geleceğini yakından ilgilendiren iki kritik maddeyi Sayın Genel Müdürümüze dosya halinde sunduk:

  1. Cami Derneklerinin Denetimi: Camilerimizin yönetiminde yaşanan karmaşanın son bulması amacıyla; derneklerin denetim yetkisinin tamamen Diyanet İşleri Başkanlığı’na devredilmesi konusundaki talebimizi ve bunun hizmet kalitesine sağlayacağı katkıları paylaştık.
  2. DMK 25. Madde ve Mülki Amirlerin Rolü: Görev mahallinde huzuru bozan durumlara karşı, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 25. maddesinin (İhbar ve Şikayetler) işletilmesi noktasında, mülki amirlerimizin daha kararlı ve cesur adımlar atması gerektiğini vurguladık.

“Devletimizin Yanında, Personelimizin Sesi Olmaya Devam Edeceğiz”

Ziyaret sonrası yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi:

“Sayın Aziz Yıldırım, bürokrasideki derin tecrübesiyle her zaman takdir ettiğimiz bir isimdir. Bugün kendilerine hem yeni görevlerinde başarılar diledik hem de taşrada görev yapan hocalarımızın idari süreçlerde yaşadığı tıkanıklıkların aşılması için çözüm önerilerimizi sunduk. Gösterdikleri yakın ilgi ve çözüm odaklı yaklaşım bizleri ziyadesiyle memnun etmiştir.”

Şükranlarımızı Sunarız

Tekbir-Sen ailesi olarak; bizleri büyük bir nezaketle ağırlayan İçişleri Bakanlığı Personel Genel Müdürü Sayın Aziz Yıldırım’a misafirperverlikleri için teşekkür ediyor, yeni görevinde muvaffakiyetler diliyoruz.

Din görevlisinin hakkı, devletin vakarı için çalışmaya devam!

Devamını Oku...
Taşradaki Din Görevlilerimizin Sesi TBMM’de Yankılandı: Süleyman Şahan’a Ziyaret

Tekbir-Sen olarak, din görevlilerimizin sorunlarını sadece konuşmakla kalmıyor, çözüm merci olan Gazi Meclis’e taşıyoruz. Bu kapsamda, AK Parti Yozgat Milletvekilimiz Sayın Süleyman Şahan’ı TBMM’deki makamında ziyaret ederek, özellikle taşrada omuz omuza görev yapan meslektaşlarımızın yaşadığı zorlukları gündeme getirdik.

Taşranın Sıkıntıları ve Somut Çözüm Önerileri

Görüşmede, Anadolu’nun dört bir yanındaki köylerde ve mahallelerde görev yapan din görevlilerimizin;

  • Çalışma şartlarındaki zorluklar,
  • Lojman ve ulaşım gibi fiziksel imkanların iyileştirilmesi,
  • Diyanet İşleri Başkanlığımızda Vekil ve Fahri olarak görev yapan hocalarımızın asgari ücretin altında bir maaş karşılığında görev yapmaları ve ekonomik zorluklar çektiklerini, maaşlarında iyileştirme yapılması ile ilgili çalışmaların bir an önce başlatılması.
  • Taşrada görev yapmanın getirdiği sosyal ve ekonomik dezavantajlar, başta olmak üzere tüm güncel sorunlarını masaya yatırdık. Sadece dert yanmak yerine, sendika olarak hazırladığımız yapıcı çözüm önerilerimizi de Sayın Vekilimize dosya halinde sunduk.

“Vekilimizin Yakın İlgisi Bizleri Memnun Etti”

Oldukça samimi ve sıcak bir atmosferde geçen ziyarette, Sayın Süleyman Şahan’ın din görevlilerimizin sahadaki emeğine verdiği değer ve ilettiğimiz dosyadaki çözüm önerilerimize gösterdiği hassasiyet bizleri ziyadesiyle mutlu etmiştir.

Teşekkürlerimizi Sunarız

Bizleri Meclis çatısı altında samimiyetle ağırlayan, taşradaki hocalarımızın gür sesi olan ve sorunların takibi noktasında desteğini esirgemeyen Yozgat Milletvekilimiz Sayın Süleyman Şahan’a nazik misafirperverlikleri için şahsım ve Tekbir-Sen camiası adına teşekkür ederiz.

Masa başında değil, sahada ve mecliste; din görevlisinin hakkı için çalışmaya devam ediyoruz!

Devamını Oku...