Taşranın Sessiz Çığlığı: Din Görevlisi mi, Dernek Tahsildarı mı?

Taşranın Sessiz Çığlığı: Din Görevlisi mi, Dernek Tahsildarı mı?

Türkiye’nin en ücra köylerinden şehir merkezlerine kadar, toplumsal dokunun manevi mimarları olan din görevlileri, bugün ne yazık ki sadece “maneviyat” ile açıklanamayacak kadar ağır yapısal ve ekonomik sorunların pençesinde kıvranmaktadır. Kanunla çerçevesi çizilmiş birer devlet memuru olmalarına rağmen, taşrada görev yapan hocalarımız; dernek tahakkümü, ekonomik dar boğaz ve liyakatten uzak idari baskılar arasında adeta bir “varoluş mücadelesi” vermektedir.

Cami Dernekleri: Yardımcı mı, “Paralel” Amir mi?

Cami giderlerinin (aydınlatma dışındaki ısınma, soğutma, bakım-onarım vb.) merkezi bütçeden karşılanmaması, din görevlilerimizi cami derneklerinin eline mahkum eden temel yaradır. 633 sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun, din hizmetlerini bir kamu hizmeti olarak tanımlar. Ancak pratik uygulama, bu kamu hizmetinin finansmanını yerel derneklere bırakmaktadır.

Bu durum, hukuk devletinde kabul edilemez bir “hiyerarşi sapmasına” yol açmaktadır:

  • Yetki Gaspı: Cami müştemilatının anahtarını elinde tutan veya faturayı ödeyen dernek yöneticileri, kendilerini din görevlisinin mülki amiri (müftü veya kaymakam) yerine koymaktadır.
  • Hukuki Çelişki: Bir devlet memurunun görevini ifa ederken sivil bir derneğin “lütfuna” muhtaç bırakılması, Anayasa’nın “Hukuk Devleti” ilkesiyle ve devletin saygınlığıyla bağdaşmaz.

Enflasyon Kıskacı ve “Vekil/Fahri” Mağduriyeti

Yükselen enflasyon, tüm sabit gelirlileri vurduğu gibi din görevlilerinin de alım gücünü eritmiştir. Ancak tablonun en karanlık yüzü vekil ve fahri statüsünde çalışan hocalarımızdır.

Asgari ücretin dahi altında bir bedelle, sosyal güvenceden yoksun veya eksik primle çalıştırılan bu hocalarımız, “eşit işe eşit ücret” ilkesinin açık bir ihlalidir. Anayasa’nın 55. maddesi, “Devlet, çalışanların yaptıkları işe uygun adaletli bir ücret elde etmeleri ve diğer sosyal yardımlardan yararlanmaları için gerekli tedbirleri alır” der. Mevcut tablo, bu anayasal hükmün taşrada askıya alındığının resmidir.


Müftülük Makamı: Kanunların Üstünde Bir Ada mı?

Belki de en yaralayıcı olanı, bazı il ve ilçe müftülerinin yönetim anlayışıdır. İdare hukuku, “idarenin kanuniliği” ilkesi üzerine kuruludur. Hiçbir amir, maiyetindeki memura kanun ve yönetmeliklerin dışında, şahsi kapris veya “ben yaptım oldu” mantığıyla muamele edemez.

Din görevlilerini yok sayan, kapısını onlara kapatan veya mevzuatı kendine göre yorumlayarak baskı kuran bir anlayış, sadece personelin motivasyonunu bozmakla kalmaz; aynı zamanda Türk Ceza Kanunu kapsamında “Görevi Kötüye Kullanma” ve “Mobbing” (Bezdiri) suçlarının sınırlarına girer. Müftülük makamı, tahakküm değil, rehberlik ve adalet makamı olmalıdır.

Sonuç ve Çözüm Çağrısı

Din görevlisi, cemaatin önünde namaz kıldıran bir figürden ibaret değildir; devletin taşradaki en uçtaki temsilcisidir. Bu temsil yetkisinin zedelenmemesi için:

  1. Merkezi Bütçe: Cami giderleri tamamen genel bütçeden karşılanmalı, din görevlisi “para toplayan” veya “derneğe hesap veren” konumundan kurtarılmalıdır.
  2. Kadro ve Güvence: Vekil ve fahri ayrımı kaldırılarak, tüm din görevlileri insan onuruna yakışır bir ücret ve kadro güvencesine kavuşturulmalıdır.
  3. Denetim ve Liyakat: Müftülüklerin idari işlemleri, kanunilik ve etik ilkeler çerçevesinde sıkı denetime tabi tutulmalıdır.

Unutulmamalıdır ki; mihrabı dernek odasına, minberi ekonomik kaygıya hapseden bir sistemin manevi bir ihyadan bahsetmesi mümkün değildir. Adalet, önce caminin içindeki omuz omuza saf tutanların hukukunu korumakla başlar.

Devamını Oku...
Sarı Kantaron: Gelenekten Bilime Uzanan Şifa Bitkisi 

Sarı Kantaron: Gelenekten Bilime Uzanan Şifa Bitkisi 

Editörlüğünü yaptığım “Sağlık Bilimleri Açısından Sarı Kantaron” kitabı, yaklaşık bir yıllık yoğun bir akademik emeğin ve disiplinler arası bilimsel iş birliğinin sonucunda ortaya çıkmış kapsamlı bir çalışmamızdır. Bu eserle temel amacımız; halk arasında yaygın olarak kullanılan sarı kantaron bitkisini bilimsel veriler ışığında yeniden değerlendirmek ve doğru kullanımına rehberlik etmektir. 

Anadolu’nun sarı çiçekleri arasında mütevazı bir yere sahip olan sarı kantaron, aslında yüzyıllardır insan sağlığına dokunan güçlü bir bitkidir. Halk arasında “kılıç otu” ya da “binbirdelik otu” olarak bilinen bu bitki, geçmişte daha çok deneyimle kullanılırken bugün artık bilimsel verilerle değerlendirilmektedir. 

Kitabımızda da vurguladığımız gibi, bu bitkiyi doğru anlamanın yolu onu hem geleneksel hem de modern bilim perspektifiyle ele almaktan geçmektedir. 

Depresyon ve Ruh Sağlığı Üzerine Etkileri 

Kitabımızda detaylı olarak ele aldığımız en önemli kullanım alanlarından biri, sarı kantaronun hafif ve orta şiddette depresyon üzerindeki etkisidir. Bitkinin içerdiği hiperisin ve hiperforin gibi bileşenlerin, beyinde serotonin, dopamin ve noradrenalin gibi nörotransmitterler üzerinde düzenleyici etkiler gösterdiği bilinmektedir. 

Bu nedenle sarı kantaron, özellikle duygudurum bozukluklarına bağlı gelişen huzursuzluk, kaygı ve uyku problemlerinde destekleyici bir rol oynayabilmektedir. Ancak burada altını çizdiğimiz önemli bir nokta şudur: Bu bitki bir “uyku ilacı” değildir; uykuya etkisi dolaylıdır ve duygu durumun dengelenmesi üzerinden gerçekleşir. 

Yara ve Yanık Tedavisinde Geleneksel Güç 

Anadolu’da yaz aylarında hazırlanan kırmızı kantaron yağı, aslında halk hekimliğinin en bilinen uygulamalarından biridir. Kitabımızda da belirttiğimiz üzere, bu yağın yara iyileşmesini destekleyici, antiinflamatuar ve antimikrobiyal özellikleri bilimsel çalışmalarla da desteklenmektedir. 

Özellikle yüzeysel yanıklar, küçük kesiler ve cilt lezyonlarında topikal olarak kullanımı yaygındır. Ancak burada da doğru kullanım ve hijyen koşulları büyük önem taşır. 

Sindirim Sistemi Üzerindeki Etkiler 

Sarı kantaronun mide ve bağırsak sistemi üzerindeki etkileri de dikkat çekicidir. Deneysel çalışmalarda mide mukozasını koruyucu etkiler gösterdiği belirtilmiştir. Ancak kitabımızda özellikle vurguladığımız gibi, bu durum sarı kantaronun “ülser tedavisi” olduğu anlamına gelmez. 

Destekleyici olabilir, ancak klinik tedavinin yerine geçmez. Bu ayrımın doğru yapılması, halk sağlığı açısından son derece önemlidir. 

Antiinflamatuar ve Antioksidan Etkiler 

Sarı kantaron, içerdiği fenolik bileşikler sayesinde güçlü bir antioksidan kapasiteye sahiptir. Bu özelliği ile hücresel hasarın azaltılmasına katkı sağlayabilir. Aynı zamanda inflamasyonun baskılanmasına yardımcı olabilecek etkiler de göstermektedir. 

Bu yönüyle bitki, yalnızca belirli hastalıklar için değil, genel sağlık destekleyici bir ajan olarak da değerlendirilmektedir. 

En Kritik Nokta: Güvenli Kullanım 

Kitabımızda özellikle altını çizdiğimiz en önemli konu ise güvenliktir. 

Sarı kantaron: 

  • Bazı ilaçların etkisini azaltabilir 
  • Özellikle doğum kontrol haplarıyla etkileşebilir 
  • Antidepresanlarla birlikte kullanıldığında risk oluşturabilir 

Bu nedenle “bitkisel olduğu için zararsızdır” yaklaşımı kesinlikle doğru değildir. 

Sonuç: Bilinçli Kullanım Şart 

Sarı kantaron ne mucize bir bitkidir ne de tamamen etkisizdir. Doğru kullanıldığında fayda sağlayabilir; yanlış kullanıldığında ise ciddi sorunlara yol açabilir. 

Bizler “Sağlık Bilimleri Açısından Sarı Kantaron” kitabını hazırlarken tam da bu dengeyi kurmayı amaçladık: 
Abartıdan uzak, bilimsel, güvenilir ve yol gösterici bir kaynak ortaya koymak. 

Unutulmamalıdır ki; bitkiler doğanın sunduğu güçlü araçlardır. 
Ama bu gücü doğru kullanmak, bilgiyle mümkündür. 

Devamını Oku...
DİN GÖREVLİLERİMİZ ASLA YALNIZ DEĞİLDİR

DİN GÖREVLİLERİMİZ ASLA YALNIZ DEĞİLDİR

Son yıllarda il ve ilçe protokollerinin bayramlaşma vesilesiyle kurum ve kuruluşları ziyaret etmesi, toplumsal birlik ve beraberliğimizi güçlendiren, gönüller arasında köprüler kuran son derece kıymetli bir gelenek hâline gelmiştir. Bu ziyaretler; devlet ile millet arasındaki bağı pekiştiren, kamu görevlilerinin birbirine olan saygı ve dayanışmasını görünür kılan anlamlı adımlardır. Ancak üzülerek ifade etmek gerekir ki, bu güzel uygulamanın içinde din görevlilerimizin çoğu zaman yer almaması ciddi bir eksikliktir.

Buradan açıkça sormak istiyoruz: Din görevlilerimiz bu vatana hizmet eden devlet memurları değil midir? Milletimizin manevi rehberliğini üstlenen, gece gündüz demeden toplumun her kesimine dokunan bu fedakâr insanlar neden bayramlaşma ziyaretlerinin dışında bırakılmaktadır? Din görevlilerimizi ziyaret etmekten imtina etmek hangi anlayışın ürünüdür?

Unutulmamalıdır ki din görevlilerimiz, bu necip milletin göz bebeğidir. Onlar sadece camilerde görev yapan memurlar değil; aynı zamanda toplumun manevi direkleri, birliğimizin ve dirliğimizin teminatıdır. İslam’ın değerlerini yaşatan, devletine ve milletine bağlılığı her daim en üst seviyede tutan din görevlilerimiz, bu ülkenin sessiz ama güçlü savunucularıdır.

Tekbir-Sen olarak din görevlilerimizin ötekileştirilmesine, görmezden gelinmesine asla müsaade etmeyeceğimizi buradan bir kez daha güçlü bir şekilde ifade ediyoruz. Özellikle Camiler ve Din Görevlileri Haftası gibi anlamlı bir zaman diliminde dahi din görevlilerimizi yok sayan anlayışı kabul etmemiz mümkün değildir. Her şeye rağmen bilinmelidir ki, gönlü kırık da olsa din görevlilerimiz hiçbir zaman devletine ve milletine küsmemiş, görevini en iyi şekilde yapmaya devam etmiştir.

Ayrıca buradan il ve ilçe müftülerimize de seslenmek istiyoruz. Kıymetli müftülerimiz; bulunduğunuz makamlar, din görevlilerimizi baskı altına almak ya da onları geri planda bırakmak için değil; onların hakkını, hukukunu korumak ve Diyanet teşkilatının onurunu muhafaza etmek için vardır. Bu sorumluluk, makamın getirdiği en büyük vebaldir.

Camiler ve Din Görevlileri Haftası’nda din görevlilerimizi yok sayanların kapılarına gitmek yerine, onların bu haftanın anlam ve önemine uygun şekilde müftülüklere gelmesini sağlamak daha doğru bir duruş olacaktır. Sahada görev yapan din görevlilerimiz, ellerinde çiçeklerle diğer kurumların kapılarını çalan müftülerimizi görmekten rahatsızlık duymaktadır. Bu durum, mesleki onuru zedeleyen bir görüntü oluşturmaktadır.

Artık bu yanlıştan dönülmelidir. Din görevlilerimizin itibarı korunmalı, hak ettikleri değer kendilerine verilmelidir. Müftülerimiz, bulundukları makamın hakkını; haksızlığa karşı dik durarak, din görevlilerimizi savunarak ve onların yanında yer alarak vermelidir.

Çağrımız nettir: Din görevlilerimizi yok sayan anlayış terk edilmeli, onların toplumdaki yeri ve önemi teslim edilmelidir. Çünkü güçlü bir toplum, ancak manevi değerlerine sahip çıkan bireylerle mümkündür.

Zübeyir Demirkaya
Tekbir-Sen Genel Başkanı

Devamını Oku...
Genel Başkan’ın Ramazan Bayramı Mesajı

Genel Başkanın Ramazan Bayramı Mesajı

Kıymetli Din Gönüllüsü Kardeşlerim, Aziz Milletimiz ve Mazlum İslam Coğrafyası;

Başı rahmet, ortası mağfiret, sonu ise cehennem azabından kurtuluş olan On Bir Ayın Sultanı Ramazan-ı Şerif’i; oruçlarımızla, secdelerimizle ve infaklarımızla ihya etmenin huzuru içerisindeyiz. Ancak bu yıl bayramı, ne yazık ki kalbimiz paramparça, ruhumuz mahzun bir şekilde karşılıyoruz.

Etrafımız bir ateş çemberi… Haftalardır Müslümanlara kapıları kapatılan mahzun Mescid-i Aksa’nın hüznü, Filistin’de ve dünyanın pek çok noktasında devam eden soykırımların acısı ciğerimizi yakmaktadır. Mazlumun ahının göğe yükseldiği bu bayram sabahında, sevincimiz buruk, dualarımız ise bir o kadar derindir.

Fedakâr Din Görevlilerimize Vefa Borcumuz Vardır

Bu kutsal ay boyunca, Anadolu’nun en ücra köşelerinde büyük bir özveriyle görev yapan; bakımsız lojmanlarda, rutubetli odalarda sağlığını hiçe sayarak sadece i’lâ-yi kelimetullah aşkıyla hizmet eden din görevlisi kardeşlerimi selamlıyorum. Ne acıdır ki, kurumumuzun bel kemiği olan bu hocalarımız, bugüne kadar hak ettikleri değeri tam manasıyla görememişlerdir.

Bu bayram vesilesiyle yetkililere bir kez daha sesleniyoruz:

  • Lojman ve Sosyal Şartlar: Din görevlilerimizin sağlıksız yaşam koşulları derhal iyileştirilmelidir.
  • İzin Sorunu: Personelimizin izin talepleri bürokratik engellere takılmadan IKYS üzerinden şeffafça yönetilmelidir.
  • Camii Giderleri: Camilerimizin elektrik, su ve bakım giderleri cemaatin omuzlarından alınarak merkezi bütçeden veya TDV aracılığıyla karşılanmalıdır.
  • Vekil ve Fahri Hocalarımız: Yıllardır büyük bir emekle görev yapan vekil ve fahri hocalarımızın mağduriyetleri giderilmeli, kadro bekleyişlerine artık bir son verilmelidir.

Din görevlilerimize verilecek en güzel “bayram hediyesi”, bu kronikleşmiş sorunların çözüme kavuşturulmasıdır.

Bu duygu ve düşüncelerle; başta taşradaki cefakâr hocalarımız olmak üzere, tüm İslam coğrafyasının Ramazan Bayramı’nı can-u gönülden tebrik ediyorum. Bayramın; zulmün bittiği, adaletin tecelli ettiği ve din görevlilerimizin hak ettiği değeri gördüğü günlere vesile olmasını Cenab-ı Hak’tan niyaz ediyorum.

Zübeyir DEMİRKAYA

Genel Başkan

Devamını Oku...
Biz Bayramları Böyle Yaşardık

Biz Bayramları Böyle Yaşardık

Hani derler ya, “çocukluğuma iniyorum” diye… 
Ben de bu bayram çocukluğuma indim işte. 

Rahmetli babamla bayram alışverişine giderdik; ellerimizde fileler olurdu. Bazen de alışveriş yaptığımız yerden karton kutular alır, içine doldurduğumuz ürünleri el arabasıyla eve taşırdık. O günkü heyecanı, bu satırları yazarken yeniden yaşıyorum sanki. 

Kolonya doldurmak bile ayrı bir keyifti. Cam şişelerimizi götürür, bakkal amcamızdan limon ya da tütün kolonyası doldurturduk. Hem ucuzdu hem de çevreyi kirletmezdik. Yeni atık malzemeler çıkarmazdık. 

Aldığımız şekerlerin tadı bambaşkaydı. Bugünkü gibi çeşit çeşit şeker yoktu ama hepsi kaliteliydi. Kimyasallarla dolu ürünler yoktu. Çikolata ise her eve nasip olmazdı. Ama bizim cıncık şekerlerimiz bize yetmez miydi zaten? 

Yılda iki kez bayramlık elbise alınırdı. O iki takım, özel günler için bir yıl boyunca yeterdi. Özenle saklardık. Kıymetini bilirdik. Yıpratırsak yenisini alamayacağımızı bildiğimiz için mecburen de dikkat ederdik. 

Bayram namazına kadar yeni elbiselerimiz ya da ayakkabılarımız başucumuzda dururdu. Sanki biri alacakmış gibi… O duyguyu hâlâ tam tarif edemiyorum. 

Bayram sabahına saatler kala annemin “Hadi, namaza!” diye uyandırması hâlâ kulaklarımda. “Anne, daha bir saat var,” desem de, “Oğlum kalk, ne kadar erken giderseniz o kadar sevaptır,” derdi. Biz de hemen kalkar, abdest alır, babamızla cami yoluna düşerdik. Hem eğlenceli hem de huzur dolu anlardı. 

Arefe günü tepsi tepsi baklavalarımızı fırına götürür, sıraya girerdik. Evet, biraz zahmetliydi ama o anları bile özlüyorum. Mahallenin çocuklarıyla sohbet etmek, fırından çıkan sıcak ekmek kokusuna karışan baklava kokusunu içimize çekmek… Hepsi ayrı bir hatıra. 

Dönüş yolu daha zordu. Sıcak tepsileri başımızın üzerinde, altına karton koyarak dökmeden eve götürmeye çalışırdık. Ama o bile neşeyle yaptığımız bir işti. 

Belki şimdi bu satırları okuyanlar “Ne zahmetli günlermiş” diye düşünebilir. Bir telefonla baklavanın kapıya geldiği bir zamandayız. Ama yaşamayan bilmez… 

Bayramlaşma camide başlardı. İmamla bayramlaşır, sonra sıraya girer, tüm mahalleyle tek tek bayramlaşırdık. Bu güzel gelenek bazı camilerde hâlâ devam ediyor. 

Sonra tüm kardeşler, torunlar dedemin evinde toplanırdık. Camiden eve girer girmez annemizin elini öper, ardından dedemin bahçeli evinde soluğu alırdık. Sıraya girer, dedemizin elini öperdik. İlk bayram harçlığı ondan gelirdi. O paralar ne bereketliydi… Saklardık, sanki bir yıl yeterdi. 

Tüm büyüklerimizin ellerini öper, hayır dualarını alırdık. Asıl sosyalleşme buydu belki de. 

İlk gün yediğimiz şekerin, baklavanın, su böreğinin haddi hesabı yoktu. Şeker komasına girenler bile olurdu. Hâlâ gülüyorum… 

Ama size bir sır vereyim mi? Harçlık veren akrabaların ellerini önce öpmeye giderdik. Eminim bu gelenek çocuklarımızda hâlâ devam ediyordur. 

Televizyon merakımız yoktu. Zaten bilgisayar diye bir şey de yoktu. Oyunlarımız sokaktaydı. Çekerek Caddesi bizim oyun alanımızdı. Arabaların geçmemesi için dua ederdik. Zaten nadiren araba geçerdi. Top oynarken araba gelince herkes durur, geçince oyuna devam ederdik. Düşünsenize, taşlar bizim kalemizdi. 

Ben çok şanslı bir çocukluk yaşadım. Dolu dolu bir hayatım oldu. Kimi “yokluk”, kimi “zahmet” diyebilir… Ama ben o günleri özlüyorum. Baba ocağımı özlüyorum. İyi ki yaşadım diyorum. 

Şimdi bizlere düşen görev, o bayram duygusunu çocuklarımıza ve torunlarımıza yaşatmak. O manevi iklimi onlara hissettirmek. 

Yoksa zaman sadece bizi değil, gelenek ve göreneklerimizi de alıp götürüyor… 

Haksız mıyım? 

Devamını Oku...
ADALETİN MÜHRÜNÜ KİMLER, NİÇİN KARARTIYOR?

ADALETİN MÜHRÜNÜ KİMLER, NİÇİN KARARTIYOR?

Bir kurumun saygınlığı, o kurumun binalarıyla değil, içinde görev yapanların adalet terazisiyle ölçülür. Hele ki bu kurum, İslam dininin izzetini ve toplumun maneviyatını temsil eden Diyanet İşleri Başkanlığı ise, oradaki her imza “Hak” adına atılmalı, her tutanak “Hakikat” üzerine bina edilmelidir.

Ancak son günlerde bir il müftülüğümüzde yürütülen soruşturma süreciyle ilgili gelen bilgiler, sadece vicdanları yaralamakla kalmıyor, açık bir hukuk katliamına işaret ediyor.

“Yazmayalım, Gerek Yok” Demek, Hakikati Örtmektir!

Soruşturmayı yürüten bir İl Müftü Yardımcısı, ifadesine başvurduğu din görevlisi hocalarımızın beyanlarını alırken adeta bir “sansür memuru” gibi davranmaktadır. Şahitlerin ve şikayetçilerin beyanları karşısında; “Buna gerek yok”, “Bunu yazmayalım”, “Sizden öncekiler zaten söyledi” diyerek tutanakları eksik tuttuğu, kritik beyanları hasıraltı ettiği aşikardır.

Buradan sormak istiyoruz: Sayın Müftü Yardımcısı, siz orada bir “hakikat arayıcısı” mısınız, yoksa belirli isimleri korumak için örülmüş bir “zırh” mı?

Bir soruşturmacının görevi, şikayet edilenleri ne pahasına olursa olsun korumak veya dosyayı önceden verilmiş kararlara uydurmak değildir. Göreviniz; kim, ne söylemişse onu virgülüne dokunmadan tutanağa geçirmek ve adaletin tecellisine hizmet etmektir. Şahitlerin beyanlarını seçerek, eleyerek veya küçümseyerek tutanağa geçirmemek, Türk Ceza Kanunu kapsamında “Görevi Kötüye Kullanma” ve “Resmi Belgede Sahtecilik” suçlarının sınırlarına girmektir.

Bu Adam Kayırmaca Değil de Nedir?

Hocalarımızın samimiyetle dile getirdiği gerçekleri sümen altı etmek, açıkça adam kayırmacılıktır. Eğer bu tutumunuzun arkasında bir art niyet yoksa, neden gerçeklerin kağıda dökülmesinden korkuyorsunuz? Bir din görevlisine yakışan, “Kenar-ı Dicle’de bir kurt aşırsa bir koyunu, gelir de adl-i ilahi sorar Ömer’den” şiarıyla hareket etmektir; “Dosyayı nasıl kapatırız?” hesabıyla değil!

Deşifre Etmekten de Şikayet Etmekten de Çekinmeyeceğiz!

Buradan açıkça ilan ediyoruz: Söz konusu İl Müftü Yardımcısının kim olduğu tarafımızca bilinmektedir. Eğer bu hukuk tanımaz tavır, bu “korumacı” ve taraflı tutum devam ederse;

  1. Bu şahsın kimliğini tüm sosyal medya hesaplarımızdan ve sitemizden deşifre edeceğiz. 2. Diyanet İşleri Başkanlığı nezdinde en üst düzeyde şikayetlerimizi ileterek, müfettiş eliyle bu sürecin yeniden incelenmesini talep edeceğiz.
  2. Eksik tutulan tutanaklar ve baskı altına alınan şahit beyanlarıyla ilgili yargı yoluna başvurarak bu adaletsizliğin hesabını hukuk önünde soracağız.

Diyanet teşkilatı, kimsenin kişisel nüfuz alanı veya “arkadaş koruma platformu” değildir. Kimse kendini hukukun ve hakikatin üzerinde görmesin. Adalet mülkün temelidir; o temeli sarsmaya kalkanlar, en başta o enkazın altında kalırlar.

Süreci anbean takip ediyoruz. Ya adaletle hükmedin ya da o koltuğu hak edene bırakın!

Devamını Oku...
BASIN AÇIKLAMASI

BASIN AÇIKLAMASI

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Muğla Milletvekili Süreyya Öneş Derici’nin, milletin irade beyanı olan TBMM kürsüsünden sarf ettiği “Türkiye’nin bir İslam devleti olmasına izin vermeyeceğiz” şeklindeki ayrıştırıcı ve kışkırtıcı beyanatları, aziz milletimizin inancına ve bu toprakların bin yıllık ruh köküne yapılmış açık bir saldırıdır. Tekbir-Sen olarak bu hadsiz açıklamaları şiddetle kınıyoruz.

Ezan ve Şehadet Bu Toprakların Tapusudur

Her karış toprağı şehitlerimizin kanıyla yoğrulmuş olan Anadolu, İslam ile şereflenmiş ve bu kimlikle tarihe yön vermiştir. İstiklal Marşı’mızda dahi “Bu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli” diyerek mühürlenen bu gerçek, hiçbir siyasi ikbal veya ideolojik saplantı tarafından silinemez. Milletin kürsüsünü milletin inancıyla kavga etmek için kullananlar, asıl niyetlerini ve bu milletin değerlerine olan yabancılaşmalarını açıkça ortaya koymuşlardır.

Söz konusu milletvekilinin ifadeleri, sadece siyasi bir eleştiri değil, toplumsal barışı dinamitleyen hukuki bir ihlal niteliğindedir:

  • TCK Madde 216: Halkın büyük bir çoğunluğunun benimsediği dini değerleri alenen aşağılamak ve “izin vermeyeceğiz” gibi tahakküm içeren ifadelerle halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek, Türk Ceza Kanunu kapsamında suç teşkil etmektedir.
  • Anayasal Temsil Görevi: Milletvekilleri, Anayasa’nın 81. maddesine göre “Milletin huzur ve refahı, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde” görev yapacağına yemin ederler. Toplumu inançları üzerinden kutuplaştıran bu üslup, yemin metnine ve demokratik temsil ahlakına aykırıdır.
  • İnanç Özgürlüğü: %99’u Müslüman olan bir ülkede, İslam’ı bir tehdit unsuru gibi göstermeye çalışmak, anayasal güvence altındaki din ve vicdan hürriyetine yönelik bir saldırıdır.

Necip Milletimizden Özür Dilemeye Davet Ediyoruz

Türkiye Cumhuriyeti, kökü mazide olan bir atidir. Bizim devlet geleneğimiz de milletimizin karakteri de İslam’dan bağımsız düşünülemez. Bu toprakların mayasıyla oynamaya, ezan sesinden ve İslami değerlerden rahatsızlık duymaya kimsenin gücü yetmeyecektir. Süreyya Öneş Derici’yi, milli iradenin tecelligahı olan o kutsal kürsüde sergilediği bu nobran tavır nedeniyle necip milletimizden derhal özür dilemeye davet ediyoruz.

Kıyamete kadar bu topraklarda ezan susmayacak, bayrak inmeyecektir! Bizler, milli ve manevi değerlerimizin muhafızı olmaya, bu değerlere dil uzatanlara karşı hukuki ve toplumsal mücadelemizi sürdürmeye kararlıyız.

Kamuoyuna saygıyla duyurulur.

Tekbir-Sen Genel Merkezi

Devamını Oku...
Oruç: Hücrelerimizi Yenileyen İlahi Sistem 

Oruç: Hücrelerimizi Yenileyen İlahi Sistem 

Ramazan ayı geldiğinde sadece sofralarımız değil, aynı zamanda ruhumuz, bedenimiz ve hatta hücrelerimiz bile büyük bir değişime hazırlanır. Asırlardır “on bir ayın sultanı” olarak anılan bu mübarek ay, aslında insanın hem manevi dünyasında hem de biyolojik sisteminde bir yenilenme yapar. Gün boyu sabırla tutulan oruç, ilk bakışta sadece bir ibadet disiplini gibi görünse de modern bilim bugün bize çok daha derin bir gerçeği fısıldıyor:  

Açlık, vücudun kendini onardığı muazzam bir hücresel temizlik sürecidir. 

Günümüz araştırmaları gösteriyor ki, belirli süreli açlık dönemleri yalnızca kilo kontrolüyle ilgili değildir. İnsan vücudu aç kaldığında, adeta yıllardır biriken yorgunluğunu silkeleyen bir sistem gibi yeniden çalışmaya başlar. Bağışıklık sistemi kök hücre düzeyinde tazelenir, hücreler içlerindeki atıkları temizler ve beden kendi kendini onaran eşsiz bir mekanizma gibi harekete geçer. Bu yüzden Ramazan, sadece ruhun değil, bedenin de bir arınma ayıdır. 

Bilim dünyası, Ramazan’ın hikmetlerinden birine yıllar sonra ulaşabildi. Japon biyolog Yoshinori Ohsumi, hücrelerin kendi kendini temizleme mekanizmasını keşfederek 2016 yılında Nobel Tıp Ödülü’nü aldı. Bu mekanizmanın adı otofaji. 

Otofaji, kelime anlamıyla “kendini yemek” demektir. Fakat bu aslında doğanın son derece zarif bir tamir sistemidir. Hücrelerimiz, dışarıdan besin gelmediğinde kendi içindeki hatalı proteinleri, hasarlı yapıları ve gereksiz atıkları özel keseciklere yerleştirir. Bu kesecikler daha sonra lizozom adı verilen hücresel geri dönüşüm merkezlerine taşınır ve burada parçalanarak yeniden kullanılabilecek hale getirilir. 

Bir anlamda vücudumuz kendi içinde bir temizlik kampanyası başlatır. 

İnsan bazen evini temizlediğinde nasıl ferahlık hissederse, hücrelerimiz de açlık sırasında benzer bir ferahlık yaşar. 

Bilimsel çalışmalar özellikle birkaç günlük açlık döngülerinin bağışıklık sistemi üzerinde şaşırtıcı bir etkisi olduğunu ortaya koyuyor. Vücut, enerji tasarrufu yapmak için önce yaşlanmış, hasarlı veya artık görevini yeterince yerine getiremeyen savunma hücrelerini ortadan kaldırır. 

Bu süreç adeta bilgisayarımıza “format atmak” gibidir. Eski ve yorgun hücreler temizlenirken kök hücreler devreye girer ve yepyeni savunma hücreleri üretmeye başlar. Sonuçta bağışıklık sistemi yeniden doğmuş gibi olur. 

Yani oruç sadece aç kalmak değildir. Oruç, bağışıklık sisteminin kökten uca yenilenmesidir. 

Açlık sırasında vücutta bazı biyokimyasal dengeler değişir. Araştırmalar, özellikle tümör büyümesi ve yaşlanma süreçleriyle ilişkili olan PKA enziminin seviyesinin düştüğünü göstermektedir. Bu durum vücudun savunma mekanizmalarını güçlendirir. 

Bağışıklığı zayıflamış bireylerde, yaşlanmanın getirdiği hücresel yorgunlukta ve metabolik stres altında bu süreç adeta doğal bir koruma kalkanı oluşturur. 

Elbette bizler orucumuzu sağlık için değil, her şeyden önce Allah’ın rızasını kazanmak için tutuyoruz. Ancak ne büyük bir hikmettir ki, biz O’nun emrine teslim olurken Rabbimiz de bedenimizi ihmal etmiyor. Aç kaldığımız saatlerde hücrelerimizi temizliyor, bağışıklık sistemimizi yeniliyor, bedenimize adeta yeni bir canlılık veriyor. Belki de Ramazan’ın en büyük sırrı burada saklıdır: İnsan Allah için sabreder, Allah da kulunun hem ruhuna hem bedenine şifa verir. 

Devamını Oku...
Ramazan’da Baş Ağrısı ve Böbrekler

Ramazan’da Baş Ağrısı ve Böbrekler

Ramazan ayı, sadece bedenin aç kalması değil; kalbin arınması ve vicdanın yumuşamasıdır.  Aynı zamanda sabrın derinleştiği ve merhametin çoğaldığı günlerdir de.

Ancak unutulmamalıdır ki Ramazan sadece ruhumuzu değil, bedenimizi de terbiye eder. Bu köşe yazımda daha çok bedenimizden bahsetmek istiyorum.

Maneviyatımızı güçlendirirken, uzun saatler süren susuzluğa karşı bedenimizin verdiği sinyalleri doğru okumak zorundayız. Özellikle baş ağrısı ve böbrek yükü, ihmal edilmemesi gereken iki hayati uyarıdır. İbadetlerimizi sağlıkla ve sürdürülebilir şekilde yerine getirebilmek için aşağıdaki hususlara dikkat etmemiz gerekir.

Baş Ağrısı: Açlık mı, Susuzluk mu?

Ramazan’da en sık karşılaşılan şikâyetlerin başında gelen baş ağrısı, çoğu zaman yanlış bir algıyla sadece “açlığa” bağlanır. Oysa bu ağrıların asıl faili genellikle susuzluktur yani dehidrasyon.

Uzun süreli sıvısızlık; kan hacmini azaltır, beyne giden oksijen miktarını düşürür ve elektrolit dengesini bozar. Sonuç; sadece bir baş ağrısı değil, aynı zamanda baş dönmesi, halsizlik ve konsantrasyon kaybına da yol açar.

Asıl Yük Böbreklerin Omuzlarında

Mesele sadece geçici bir baş ağrısı da değildir. Baş ağrısı, vücudun verdiği ilk alarmdır. Asıl sessiz mücadele ise böbreklerde yaşanır. Susuzlukla birlikte böbreklerin filtrasyon hızı düşer ve toksin atılımı yavaşlar. Sağlıklı bireyler bu durumu tolere edebilirken; böbrek fonksiyonu sınırda olanlar, diyabet veya tansiyon hastaları için risk katlanarak artar. Hafife alınan bir susuzluk, akut böbrek hasarına kadar uzanan ciddi bir tabloya dönüşebilir. Bu nokta da kritik bir uyarı yapalım:  Kronik rahatsızlığı olanlar, oruç kararını mutlaka hekimleriyle istişare etmeli ve ilaç saatlerini doktor kontrolünde düzenlemelidir.

Ramazan’da sağlığı korumanın anahtarı, iftar ile sahur arasındaki süreyi bilinçli yönetmektir. Bir anda litrelerce su içerek yapılan “su yüklemesi” mideyi yormaktan ve emilim verimini düşürmekten başka işe yaramaz. Doğru olan planlı su içmektir. Yani, iftar ile sahur arasında en az 2  litre sıvı tüketilmelidir. Bu içmeyi de zamana yaymalıyız. Mümkünse iftardan sonra saat başı birer bardak şeklinde içilmeliyiz. Sahura kalkmamak ise vücudu savunmasız bırakmaktır. Sahur, böbrek sağlığı için bir “güvenlik tamponu” görevi görür.

Tuz ve Protein Dengesi

Beslenmedeki denge de suyun vücutta kalma süresini belirler. Günlük tuz tüketimi 5 gramı (yaklaşık bir tatlı kaşığı) geçmemelidir. Aşırı tuzlu ve salamura gıdalar susuzluğu tetiklerken, aşırı protein tüketimi de böbreklere ek yük bindirir.

Sonuç olarak, Ramazan’da baş ağrısı basit bir ağrı değil; vücudun “su dengem bozuldu” diyen erken uyarı sistemidir. Bu uyarıyı ciddiye almalıyız. Çünkü baş ağrısı iftarda geçer, ancak böbreklerde oluşacak hasar kalıcı olabilir.

Huzurlu, sağlıklı ve bilinçli bir Ramazan dileğiyle.

Devamını Oku...
Kıymetli Din Görevlilerimiz!

Kıymetli Din Görevlilerimiz!

Son dönemde yaşadığınız idari, özlük ve çalışma koşullarına ilişkin sorunlarda çözüm adresi olarak Tekbir-Sen’i görmeniz bizleri memnun etmektedir. Bu güven, sendikal mücadelenin en kıymetli kazanımıdır. Çünkü bir sendikanın en büyük gücü; üyelerinin inancı, sahadaki karşılığı ve hak arama konusundaki kararlılığıdır.

Ancak burada üzerinde durulması gereken önemli bir çelişki bulunmaktadır.

Sorunların çözümü için Tekbir-Sen’in kapısını çalarken, üyelik noktasında başka bir sendikada kalmaya devam etmek; hem sendikal dayanışma ruhu hem de örgütlü mücadelenin doğası açısından izaha muhtaç bir durumdur. Sendikacılık yalnızca ihtiyaç anında başvurulan bir danışma mekanizması değildir. Sendikacılık, aidiyet gerektirir. Sorumluluk gerektirir. Bedel gerektirir.

Bir yapının güçlü olabilmesi için, o yapının arkasında duran iradenin net olması gerekir. Hak ararken başka bir yapının çatısı altında kalmak; temsil gücünü zayıflatır, mücadeleyi bölük pörçük hale getirir ve sahadaki etkiyi azaltır. Çünkü sendikal güç, sayı ile; sayı ise net duruş ile oluşur.

Elbette her din görevlimizin sendika seçme özgürlüğü vardır. Bu, anayasal bir haktır. Ancak çözüm adresi olarak görülen bir yapının aynı zamanda tercih edilmemesi, üzerinde düşünülmesi gereken bir tutarsızlığı ortaya koymaktadır.

Tekbir-Sen olarak bizler; kapımızı çalan hiçbir din görevlimizi geri çevirmedik, çevirmeyiz. Ancak güçlü bir mücadele, güçlü bir irade ve açık bir aidiyetle mümkündür. Sorunların kalıcı çözümü; yalnızca talep etmekle değil, o talebin arkasında örgütlü biçimde durmakla sağlanır.

Unutulmamalıdır ki sendikacılık, seyirci kalma değil taraf olma işidir. Hak aramak cesaret ister; cesaret ise net bir duruş gerektirir.

Karar siz kıymetli din görevlilerimizindir.

Devamını Oku...